2019 A Giderken Demokrasi Beklentisini Derinleştirmek Bu Süreçte Sivil Toplum Kuruluşlarının Yeri Ve Rolü (2)

2019 A Giderken Demokrasi Beklentisini Derinleştirmek Bu Süreçte Sivil Toplum Kuruluşlarının Yeri Ve Rolü (2) Gazi Ömeroğlu da şu konuşmayı yaptı:

2019 A Giderken Demokrasi Beklentisini Derinleştirmek Bu Süreçte Sivil Toplum Kuruluşlarının Yeri Ve Rolü (2)
“Türkiye’nin sokaklarını, Türkiye’nin köylerini ışıklandırmak, Türkiye’nin kahvehanelerini, Türkiye’nin kıraathanelerine çevirmek zorundayız”.
“Yurttaşlık Bilinci Temelinde Birbirimize Kenetlenmek Zorundayız”.
“Demokrasi, haklar ve özgürlükler rejimi olduğu kadar sorumluluklar ve görevler rejimidir”.
Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy’un evlerinin önünde katledilişlerinin anısına düzenlenen 25. Adalet ve Demokrasi Haftası etkinliklerinin ilk paneli, Sosyal Demokrasi Derneği’nin düzenlediği  “2019 A Giderken Demokrasi Beklentisini Derinleştirmek  Bu Süreçte Sivil Toplum Kuruluşlarının Yeri Ve Rolü” konu başlığındaki etkinlikte konuşmacı olarak Uğur Mumcu Yıldız, Gazi Ömeroğlu (ADD’ den ODTÜ Tarih bölümü 3. Sınıf öğrencisi), Baturay Göksular (SDD den Bilkent Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 3. Sınıf öğrencisi)katıldılar. Bu başlıklı konuşmacısı Kamu yönetimi ve siyaset bilimi ikinci sınıf öğrencisi Uğur Mumcu Yıldız’ın sunumunu birinci bölümde sunmuştuk. Atatürk’ün Türk gençliğine verdiği önemden dolayı bu yılkı etkinliğin ilk konuşmaları gençlerle başlatıldı.
Bu yılki etkinliğin sloganı “Uyan Gazi Kemal”  olarak belirlendi.  25.01.2018 günü Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezindeki konuşmaları ne yazık ki çok az sayıda kişi izliyorlardı, öyle ki salonun onda bir bile dolmamıştı. Bunda Ankara Valiliğinin OHAL kapsamındaki yasaklamanın (sonra zorlukla serbest bırakıldı) etkisi olduğu söylendi.
Çok az sayıda izleyicinin izlediği bu konuşmaları, biz de banttan çözerek size sunmayı istedik.  Ancak metin uzun olacağı için, üç konuşmacının konuşmasını üçe böldük, üç bölüm halinde vereceğiz.
İkinci konuşmacı olarak Gazi Ömeroğlu (ADD Yön. Kur Üyesi) da şu konuşmayı yaptı:
“-Güldal Mumcu 1994 tarihinde Uğur Mumcu’yu anma törenleri yapılırken, katledildiği yere gelenlere aynen şu şekilde seslenmişti: “İsyanınızla geldiniz, direncinizle geldiniz, sorularınızla geldiniz, vatandaş olmanın bilinciyle geldiniz” demişti. Yıllar önce böyle hitabetmişti, Uğur Mumcu’yu anma gününe gelenlere. Buradaki kitlenin oradaki kitleden çok farklı nedenlerle geldiğini düşünmüyorum.
Öncelikle yüreğinin ötesinde terör koridorunu önlemek için mücadele eden kahraman Mehmetçiklerimizle attığını belirtmek istiyorum. İktidarın yanlış Suriye politikasının bir sonucu olarak Mehmetçiğimiz başka bir cephede, yeni bir cephede daha savaşmak zorunda bırakılmıştır. Bu süreçte maalesef acı kayıplarımız da oldu. Şehitlerimize rahmet diliyorum ışıklar içinde uyusunlar. Adalet ve Demokrasi Haftasının içindeyiz. Bizim için son derece değerli bir o kadar da önemli anlaşılması sorgulanması gereken bir sürecin içindeyiz, bir haftanın içindeyiz. Bizi susturmaya çalışanlar elbette ki var, bizi parlatmaya çalışanlar elbette ki var. Fakat bunlar boşa kürek çekmekten öteye giden şeyler değil, çünkü Türk Gençliğinin ağzından dilinden “Sakıncalı Piyade”nin sakıncalı sözlerini duymaya devam edecekler; Türk gençliğinin dilinden kalpaksız Kuvaayimilliyenin ideallerini duymaya devam edecekler ve kalpaksız Kuvayimilliyecinin, kalpaksız Kuvayimilliyecilerin ideallerinin Türk Gençliği tarafından yarınlara taşındığını da görmeye devam edecekler. Çünkü her zaman olduğu gibi, bize yakıştığı gibi umut ve cesaret doluyuz.
Şimdi benim yaşım takdir edersiniz ki Uğur Mumcu’nun bedenen aramızdan alındığı döneme yetişmiyor, 1995 doğumluyum. Fakat benim hiç unutamadığım bir anım var, onu özellikle sizlerle paylaşmak istiyorum. Ben ilkokula yeni başlamıştım zannedersem 2002 ya da 2003 yılları olması gerekiyor o zaman, ben okuma yazmayı da geç söken öğrencilerden biriyim. TV da bir yazı gördüm, TRT açık, daha o zaman hükümetin değil, devletin TV nu olan bir TRTT var. 2002 2003 yıllarında evde de rahmetli babaannem ve annem var. Ekrana bakıyorlar, ikisinin de gözlerinden yaşlar akıyor, ben onlara baktım, sonra TV ekranına baktım, tekrar TV ekranına baktım, “Uğur Mumcu anılıyor”, yazıyor TRT ekranlarında. Daha sonra babaanneme döndüm, o da gözyaşlarını silmeye çalışırken, bana cevap verdi, “Uğur Mumcu kim”, dedim, cevabı tek sözcükten oluşuyordu, bana döndü “kahramandı” dedi. Gerçekten hayatımın unutamadığım anılardan biri. Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı devrim şehitlerimiz, onları büyük bir engel gördüler, biz kabul ediyoruz, bunlar büyük engeldi, bir taştı, kimlerin önünde bir taştı? Onlar vatanını ve halkını satma gayreti içinde olanların önünde çok büyük bir engeldi.
Bu katliamları konuşurken o dönemin soysa, siyasal koşullarını göz önünde bulundurmalıyız. Hemen ardından da onları aramızdan aldıktan sonra, onları bedenen aramızdan aldıktan sonra Türkiye hangi sosyal koşullarla olaylarla karşı karşıya kalmak zorunda kaldı. Onları da göz ön üne Alma zorunluluğumuzu doğuyor çünkü tarihsel süreçlerde dönemin koşullarını göz önünde bulundurmak en önde gelen mecburiyetlerden biridir. O döneme bakalım, faili meçhul cinayetler, katliamlar, infazlar Gazeteci Yazar Faruk Bildiricinin deyimiyle “sarışın maskeli leydinin topukları altında ezilen bir Türkiye manzarası. 5 Nisan ekonomik kararları çok önemlidir. Çiftinin, emekçinin, memurun üzerinden kamyonla, traktörle geçen kararlar, siyasal İslam’ın yükselişi, laikliğin başbakanlık merdivenlerinde ayaklar altına alınması ve bir özgürlük realitesiyle karşı karşıya kaldık. O özgürlük realitesi ne idi, türbana hapsedilmeye çalışılan bir özgürlük realitesi çıktı karşımıza. Aziz Nesin’in laiklik dincilik ve Atatürkçülük kitabında şöyle önemli bir alıntı var, bu alıntı Kemalist Türkiye adlı derginin 1988 tarihli 240 sayıdan alınmış, Kuran Kursları yemini, diyorlar ki:
Ben Muhammet Müslüman ümmetindenim, Türkiye dinsiz laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal Dinsizliği ile savaşacağıma adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getireceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime,  kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için devlet idaresinde söz sahibi olacak mevkilere gelmek için çalışacağıma dinim Allahım ve bütün mukaddesatım üzerin yemin ederim, yemin ve kasem ederim”. Diyorlar, Dr Niyazi Köymen de Dinsel Bunalım La Gerçek Hak Yoluna adlı kitabında buna yer vermiş, tarih 1988. Uğur Mumcu’yu, Muammer Aksoy’u, Bahriye Üçok’u aramızdan alan bu zihniyetin katliamlarından birkaç yıl önce aslında kendilerini açıkça ifade ettiklerinin belgesi. O yüzden o dönemin sosyal ve siyasal koşullarını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Tabi 1990 lara Özal’lı yıllardan sonra geldi, hızlarını alamadılar, birileri çıktı, bunlara da not olarak görüldü. Onlar da dediler ki, Özal’a sekiz yıl verdiniz, bana iki yıl verin” ne kastediyorlardı. Bana sorarsanız, “Özal’a sekiz yıl verdiniz, sekiz yıl da Türkiye’yi bir nebze dönüştürdü. Ben iki katı dönüştürürüm, ben iki katı vatanı, emekçiyi, toplumu peşkeş çekerim” demeye çalıştılar herhalde. Şimdi bunun daha iyi farkına varıyoruz.
Diğer taraftan etkinliğimizin başlığı “Demokrasi Beklentisini Derinleştirmek” Demokrasi de tarihsel süreç içinde bir gelişme gösterdi. Avrupa’daki devrimler çağı. Sanayi devrimi, yurttaşlık haklarının ön plana çıkarılması bunların hepsi bu demokrasinin kavramsal olarak ve eylemsel olarak gelişmesindeki belirleyici faktörler oldu. TC başka bir gezegende varlığını devam ettirmiyor, ya da tarihsel birikime baktığımızda bu topraklarda öncülümüz olarak görebileceğimiz devletler başka bir gezende kurulmadı. Bu coğrafyadaki evrimci hareketler demokrasi hareketler ve demokrasi süreçleri aynı zamanda kazanımları da dünyada yaşanan olaylardan bağımsız düşünemezdi. Biz zaten bunu nasıl bağımsız düşünebiliriz ki, halı hazırda hepimizin bildiği gibi TC nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk cephede Volataire okuyan Jean Jack Rousseau okuyan bir devlet adamıdır, bir komutandı. Ama gelin görün ki, bize ilkokulda, ortaokulda, lisede tarih kitaplarında M. Kemal’in doğduğu evi büyük görsellerle, doğduğu tarihi büyük puntolarla gösterdiler. Ama M. Kemal’in cephede Rousseau okuduğunu, Voltaire okuduğunu, toplum sözleşmesini okuduğunu bunları çok anlatmadılar. İşte onları kim anlattı, onları da Uğur Mumcu gibi ancak bedenen aramızdan almayı başardıkları Türkiye’nin yetişmiş aydınları yapıyordu, o görev onlarındı.
2019 deyince 2019 un yanına soru işaretleri koymamız gerekiyor bence. Üç tane soru işareti var, toplum tarafından sıkça konuşulan. Bunlardan birincisi ne yapmak istiyoruz. İkincisi doğrudan bununla bağlantılı olarak amacımız ne? Evet, burada hepimiz mutabıkız ondan eminim, biz hak ettiği ilerici bir noktaya taşımak istiyoruz. Sizler büyüklerim daha yakından şahitsiniz, Türkiye bir dönem bölgesinin tek taş pırlantasıydı, tep taş pırlantası. Şimdi bu coğrafyada da öyle çok basitleştirerek ya da indirgeyerek bakmamamız gerekiyor. Önemli atılımlar yaşandı, Türkiye dışında da, Suriye’de yaşanmıştı, Mısır’da yaşanmıştı. Daha ileriye gidelim Kuzey Afrika’da yaşanmıştı. 1950 lere 60 lara gelene kadar bu coğrafyada birtakım devrimsel atılımlara tanıklık etti. Fakat Mustafa Kemal’i onun devrimci önderliğini, onlardan ayıran Mısır’daki, Suriye’deki ya da İran’daki Musaddık’ı hatırlarsınız, Afganistan’daki bu devrimci atılımlardan ayıran çok belirleyici bir nokta vardı. O laiklik, laiklik Mustafa Kemal’in önderliğine depotizme ve salt otoriteye dayanmaması.
Diğer coğrafyalarda, az önce sözünü ettiğim, devrim despotizme ve salt otoriteye dayandı. Mustafa Kemal bunu yapmadı, Mustafa Kemal devrimci önderliğini halkla birlikte inşa etti. İşgal altındaki bir toprakta size birden fazla sıfat sağlayacak, otorite sağlayacak, güç sağlayacak bir askeri üniformayı üzerinizden çıkarmak öyle çok kolay bir iş değildir. Mustafa Kemal bunu yaptı. O yüzden bunca aşındırmaya, bunca zedelenmeye rağmen onun kurduğu Cumhuriyet hala ayakta, az önce adını söylediğim ülkeler maalesef kan revan içinde, diğer taraftan bizi de etkilemekte. Farka dikkat çekmekte yarar var.
Peki, bizim amacımız ne? Kitaplar insanları ışıklandırır. Hep söylerim, buna benzer ortamlarda da söylerim, bizim gençlik olarak en önemli görevimiz okumak. Okumak ve yanı sıra sorgulamak, en çok okumak en çok sorgulamak da Atatürk’ün izinden gittiğini de erenlere yaraşır zaten, bundan ötesi de olamaz diye düşünüyorum. İşte biz de okuduklarımızdan, gördüklerimizden, sorguladıklarımızdan bildiklerimizden çıkardığımız sonuçlarla Türkiye’nin sokaklarını, Türkiye’nin köylerini ışıklandırmak, Türkiye’nin kahvehanelerini, Türkiye’nin kıraathanelerine çevirmek zorundayız. Bizim hayatın gerçekliği içerisindeki amacımız bu aslında.
Bir üçüncü soru daha soruluyor. Bu tür konular buna benzer ortamlarda tartışıldığında, deniliyor ki, “tamam güzel iyi anlatıyorsunuz, peki başaracak mısınız?  Orada çok fazla düşünmeye gerek yok. Aslında geç de olsa onun yolundan gidenlerin kaydettiği bu coğrafyada hiçbir zaman görülmemiştir, yine görülmeyecektir. Bunun bilincinde mücadeleye koşulması gerekiyor. Çünkü biz ne yaşarsak yaşayalım, şu ana kadar Türkiye’nin içinden geçtiği süreç ne kadar sancılı, ne kadar zor olursa olsun biz Kurtuluş Savaşındaki dönemden daha zor şartlar altında olamayız. Bunun bilincinde de olmamız lazım. Bu mücadele topyekûn verilecektir, elbette hayır bunu söylemiş olmakla yalan söylemiş olurum. Devrimci mücadeleler, ilerici mücadeleler hiç coğrafya hiçbir zaman topyekûn verilmemişti. Bu günün Türkiye’sinde devrimci ilerici bir mücadeleye baş koyduğunuzda 80 milyon yanınız da ifadesi romantik bir ifadeden öteye geçmeyecektir. Kurtuluş Savaşında da aynısı oldu.
Sakarya Savaşı’nda, hemen Kütahya Eskişehir bozgunundan sonraya denk gelmiştir, bu ifadeyi bilerek kullanıyorum affınıza sığınarak bozgun ifadesini, ders almak gerekiyor. Ben tarih de okuduğum için özellikle bu vurguyu yapma ihtiyacı hissettim, içinden geçtiğimiz süreç doğrultusunda, biz ders alma konusunda çok sıkıntı yaşıyoruz. Bizim Milli Mücadele tarihimiz olmak üzere ders kitaplarımızda kazandığımız savaşlar “zafer” diye yazar. Ama kaybettiğimiz savaşları Kütahya Savaşı bunlardan birisi. Savaş diye yazar ve ders almamız istenmez. Bu ayıp da değildir, yanlış da değildir, “bozgun” demek gerekir ki, daha fazla ders alalım ve dönemin şartlarını daha iyi tahlil edebilelim.
O bozgundan sonra ordunun yüzde 25-30 luk bir kısmı kaçmıştır. Öyle topyekûn bir mücadele değildi. Çünkü Kurtuluş Savaşı sadece bir vatan kurtarma, bir bağımsızlık mücadelesi değil, aynı zamanda ilerici bir mücadeleydi. Neden ilerici bir mücadele, işte o mücadelenin en büyük kazanımı Meclisti. Dünyada başka örneği yok. Meclis kuruldu, Kurtuluş Savaşını Meclis verdi. Hesaplaşmaları gereken en önemli kurum ne Anayasa Mahkemesi, ne Yüksek Seçim Kurulu, ne YÖK, ne üniversiteler, hesaplaşmaları gereken en önemli kurum Meclisti. O yüzden biz bu “ucube” sistemle karşı karşıya kaldık. Çünkü onlar da farkındaydı. O Meclis salt bağımsızlık bir vatan mücadelesini temsil etmiyordu, o Meclis hayır Mustafa Kemal’in ilerici atılımlarından biriydi. Ve yapraklar 1920 yi gösteriyordu. O dönemin koşullarını da göz önüne aldığımızda, bu çok önemli bir kazanımdı. O yüzden bir tesadüf değildir. O Meclisi sadece şu an gördüğümüz üzere bir binadan ibaret bıraktılar. Ne sorgulayan ne soruşturan yapıldı kaldı. Onlar da stratejik ve taktiksel hamleler yapıyor. Bunların da bilincinde olalım.
Bu bölümde sözün özü biz birbirimize güvenelim. Türk Gençliği Atatürk Gençliği bu özgüvene sahip olduğunu haykırarak söylemek zorundadır. Haykırarak söylemek zorunda ve devrimci mücadeleler yaşla, cinsiyetle, etnisiteyle hiçbir şekilde kategorize edilemez, orada tek kategori vardır, yurttaşlık bilinci. YURTTAŞLIK BİLİNCİ TEMELİNDE BİRBİRİMİZE KENETLENMEK ZORUNDAYIZ.
Bu suretçe demokratik kitle örgütlerine, demokratik sivil toplum kuruluşlarının çok önemli işler düşüyor. Aslında Türkiye’de demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının mücadelesi çok anlamlı ve değerli de bir mücadeledir. Bakın en son 16 Nisan Halk oylaması sürecinde şunu gördük. Nerede sivil toplum kuruluşları, kitle toplum örgütleri, kuruluşları bir adım öndeyse, orada çok önemli kazanımlar aldık. Çok önemli sonuçlar elde ettik. Bazı siyasi partiler de işbirliği toplantıları düzenleyip bu niyetlerinin açıkça ortaya koymuşlardı. Bu halk oylaması sürecinde kitle örgütlerini, ssk larını bir adım ön plana çıkaracaklarını kendilerini bir adım arkada duracaklarını söylemişlerdi ve özellikle iktidar partisinin tulum çıkardığı ya da çok ağırlıkta olduğu Ankara’nın Keçiören’i, Pursaklar’ı, Sincan’ı derseniz Türkiye’nin başka coğrafyalarında başka illerinde SSK lar DS ler ön planda olduğu oralarda çok önemli sonuçlar alındı. Şimdi biz sayısal verileri göz önüne alarak halk oylaması gecesi yılgınlığa düşmeyi böyle bir hak olarak göremeyiz, böyle bir hakkımız da yok, açıkçası. Böyle bir hakkımız yok, çünkü görevimiz çok anlamlı ve çok büyük. Çok önemli kazanımlar elde ettik. Benim akrabalarım da oturduğu için biliyorum. Bir Keçiören, Keçiören’de neredeyse “hayır”     çıkacaktı. Sayısal anlamında da, bakın bu önemli bir Sincan da öyle hiç kendimizi küçümsemeyelim. Türkiye’yi taşıyan üç büyük şehir Ankara İstanbul e İzmir yapılan çalışmalara, araştırmalara göre Türkiye ekonomisinin eğitiminin, güvenliğinin, geçiminin yüzde 60 nı 65 ini elinde tutan şehirler “hayır” dedi.  Bir cümleyle bunu başka şekilde ifade edelim. Türkiye’yi Türkiye yapanlar, Türkiye’nin üretenleri, Türkiye’nin kazananları ve kazandıranları “hayır” dedi. Şimdi bu çok ciddi ve kesin bir fotoğraf olarak karşımızda. Biz buna rağmen şunu söyleyebilir miyiz, “öldük, bittik, tükendik, yıkıldık vaz geçiyoruz”, diyemeyiz. Diyemeyiz, bize dedirtmiyor zaten bu şartlar bunu, dedirtmiyor. Şimdi Türkiye sancılı süreçlerden geçiyor, diyoruz. Evet, bunu ben doğum sancısındaki yüke benzetiyorum, Türkiye’nin bu sancısını. Sonra bebekler dünyaya gelir gülüşleriyle, o açılmayan yumuk yumuk gözleri dünyayı aydınlatır ve ışık saçar Türkiye’nin içinden geçtiği sancılı süreç buna benziyor. Sonunda elbette ki ışıklı bir yol var. Zaten tünelin ucu göründü. O zaman bizim amacımız, sokaklarımızı, çevremizi ışıklandırmak diyelim.
Uğur Mumcuların katledildiği yıllarda yen bir siyasi jargon türetildi, “yenidünya düzeni” dediler bunun adına. Dediler ki, “mücadele yurttaşlık bilinciyle yürütülmesin, ekonomik programlar, politikalar üretilirken yurttaşları göz önüne almayalım. Bölgeselcilik yapıp etnik aidiyetleri ön plana çıkaralım, sınıf farklılıklarını ön plana çıkaralım.” Tabi bundan kastettiğim sınıf farklılığı Marx ın, Engelsin sınıf mücadelesiyle yakından uzaktan alakası olmayan bir sınıf farklılığı mücadelesi, buradaki şuydu, “memleketin yüzde biri, yüzde 99 unun hakkını yesin”, onlar bize kibarca ifade ediyorlardı, bunu. Bu yenidünya düzeninde bir kılıf bulmak gerekiyordu. O kılıfın adına, çok acıdır, “demokrasi” dediler. 91 yılında NATO uçakları Yugoslavya’yı, Bosna’yı bombaladı, dediler ki, “biz oraya demokrasi atıyoruz, demokrasi gönderiyoruz”. O bombalar demokrasiydi (ünlem). Körfez savaşı başladı. 1. Körfez Savaşı Irak’ı bombaladılar, “demokrasi attıklarını” söylediler. 2002 Irak’ın işgali. Afganistan’a gittiler, demokrasi getirdik, dediler. Onların getirdiği demokrasiyi görüyoruz, Afganistan da hükümet yok, otorite yok, herhangi bir düzen yok, hak getire
Peki, bu yeni dünya düzencilerin Afganistan’da ortadan kaldırdığı kimdi, evet eksiklikleri vardı ama ilerici, despot olmasına rağmen ilerici adımları atmayı bilen bir kadro vardı, Afganistan’da. Batılı güçler onları Sovyet güçleri olarak tanımlıyordu ama onlar ne yapıyordu? Afganistan için büyük bir kazanım. Kız çocuklarını okula gönderebilen bir iktidar vardı, bir anlayış vardı. Ama bu beyefendiler attıkları bombalarla sadece o kız çocuklarının okullarını yıkmadılar, evlerini de yıktılar, kitaplarını da yaktılar. Şimdi o coğrafyalarda, Afganistan’a benzer coğrafyalarda ellerde zorla tutuşturulan ne kitap görürsünüz, onu da hepiniz biliyorsunuz zaten. Savaşlarla katliamlarla dizayn etmeye çalıştılar. Türkiye’de de aynı süreç yaşandı.
O dönemde Uğur Mumcu’nun tahlillerine bakmak çok önem arz ediyor. Uğur Mumcu bunu görmüştü. Alman aydınlar, tavsiye ederim, o da bedel ödeyen aydınların birisi Yurgen El Saffer “Ulus Devletin Yıkımı ve Sol Tavır” adlı kitabında Uğur Mumcu’yu da referans olarak gösteriyor. Aydın tavrı üzerinde tahlillerde bulunurken, o yenidünya düzencilerin programlarına yapıştırdıkları, büründükleri bu demokrasi kılıfı bir zehre dönüştü, coğrafyalara acı getirdi, bu şekilde kutuplaşmalar yarattı köyler kan gölüne döndü, mezhepçilik etnik kimlik üzerinden siyaset ve sonuç ortada. Türkiye’nin de geldiği nokta ortada.
Şimdi El Safferin kitabında yazanlar bu gün Türkiye’de de uygulanmaya çalışılıyor. Memleketin en büyük sorunu bu gün ekmek ve aş sorunu, ekmek ve aş sorunu. Yıllar sonra ilk defa Türkiye’de halka “en büyük sorununuz nedir” dediğinde, şu içinden geçtiğimiz sürece rağmen, terör ya da güvenlik değil, “ekonomi” dedi. Çok önemli. Madem 2019 a giderken bir beklentiyi derinleştirmek üzere konuşuyoruz, o beklentinin adı demokrasi. İlk önce demokrasiyi kendimizin cehaleti olarak, hem de bir kavram olarak somutlaştırıp göz önüne almamız gerekiyor. Hangi demokrasi diye sormamız gerekiyor. Bu hangileri Atilla İlhan çok sordu. Hangili sorulardan kaçmamız gerekiyor. Hangi demokrasiyi derinleştireceğiz. Hangi demokrasiyi derinleştirmeden sonra, hangi beklentiyi derinleştireceğiz, bu da çok önemli. Ne için mücadele ettiğimizi, ne için mücadele edeceğimizi kesinleştirmek çok önemli. O yüzden bir işe başlamak o işin yarıdır, diyorlar. Benim kanaatimce yarsından da fazladır bu, bir laftan ibaret değil bu çok önemli. Altı kalın puntolarla çizilmesi gereken önemde.
Demokrasinin tarihsel süreçteki gelişimi iki olguyla paralellik gösterdi. Bu iki olgu, birisi modernite, buna çağdaşlık ta diyebilirsiniz; diğeri kapitalist. Türkiye’de de bu süreçte gelişti. Rahmetli Bülent Ecevit Demokratik Sol kitabında demokrasiyi şu şekilde tanımlıyor: “Demokrasi, haklar ve özgürlükler rejimi olduğu kadar sorumluluklar ve görevler rejimidir. Aslında Bülent Ecevit burada SSK lalar ve dse lere dıştan görevi de tarif ediyor. Sorumluluklar ve görevler rejimi. Kadar’a kadar özgürlükler rejimi, bunu zaten anayasalarda yazar, yasalarda yazar. Ama esas olan uygulama. İşte bu kazanımları uygulamaya dönüştürecek olan Sivil toplum örgütlerinin, kitle örgütlerinin kendisi zaten. Orada Cümlenin ikinci kısmı devreye giriyor. Sorumluluklar ve görevler rejimi, sorumluluk ve görev bizim ve diyor ki rahmetli Ecevit, “demokraside rejimin ve devletin esenliği akımından kimse ve hiçbir parti kendisini başkalarından daha az veya daha çok sorumlu göremez, iktidarda veya belirli mevkilerde görevli sorumluluklar mutedil değişebilir ama ölçüsü herkes için birdir”. Bu çok önemli, biz bu konuda önemli bir birikime de sahibiz. Devrimcilik ilericilik adımlar konusunda
Biz artık Türkiye coğrafyasına bu ülkenin yetişmiş aydınlarını hiç yabana atmayalım.
27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Demokrat Parti yönetiminin kanun dışı eylemlerine son verdiği gün ve ardından 1961 Anayasası, halkoyuyla kabul edilen anayasa şu ifade çok önemli yolumuzu çizmesi açısından. Der ki, tarihi boyunca hür yaşamış hak ve hürriyetleri için savaşmış olan anayasa ve hukuk dışı davranışlarıyla meşruluğunu yitirmiş, kaybetmiş bir iktidara direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk milleti”, başkanlık kısmında yazıyor. Meşru müdafaa hakkı vardır ve saklıdır. Dünyanın bütün hakları için geçerlidir ve açıkça şunu ifade etmek durumundayım ki, savunmada olduğumuz günlerden çok çok gerideyiz, taarruzdayız, tam taarruzda olmamız gerekiyor. Bu sürecin anlamını ve önemini yitirmememize yer vermememiz gerekiyor. 16 Nisan sürecinde biz çok önemli kazanımlar, çok önemli birliktelikler elde ettik. Belki yıllardır bir araya gelmediğimiz insanlarla bir araya geldik. Bunlarla konuşabilmeyi öğrendik. Özeleştiri mekanizmamızı da çalıştırmamız gerekiyor. Giyiminden kuşamından, tavrından eleştirdiğimiz insanlara özeleştiriyi öğrettik, diyelim. Onlar bize kazanım olarak döndü. Ben demokrasiyi sandıktan ibaret diyenlerden değilim, başka olgulardır. Zaten belirtildi, bu tür kazanımlar pek öyle sandıkta ortaya çıkmaz. Biz buraya kilitlersek kendimizi, sandıktan ibaret olduğuna kilitlersek beyefendiler çıkar karşımıza, “biz de sandıkla geldik” derler.
Dünyada yaşananlar bize şunu da gösterdi, sandıkla gelen despotların öyle kolay kolay sandıkla gittiği görülmedi. O yüzden bu sancılı sürecin sonunda belki bir gece, belki tan ağarırken bizim sokaklarımız aydınlanacak, sokaklarımızda gürültüler duyacağız, o gürültüler özgürlüğün, adaletin, yurttaşlık haklarının gürültüleri olacak. Öyle çok rahatsız edici gürültüler olmayacak.
Son olarak şu anekdotla bitireceğim, bir yerli film, bir çift evdeler ama deyim yerindeyse sabahtan bir gürültü, patırtı. Soruyor eşine beyefendi,”dışarıda ne oluyor yine”. Hanımefendi de cevaplıyor, “ne olacak bey öğrenciler hükümete destek eylemi yapıyor”. O günlerin de yakın olduğunu düşünüyorum,

Cevat Kulaksız 

Cevat Kulaksız

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget