Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Laf ola beri gele! - Mehmet Halil Arık
Mevlanan’nın bir sözü vardır hani; siyasilerin çok sevdiği. “Söze bakarım, söz mü, söyleyene bakarım adam mı!”
Milli Gazete’de yazarmış, Murat Alkan. Tanıman. Hiçbir yazısını okumuşluğum da yoktur. Bilmem adam mıdır M. Alkan ama Mevlana’nın teşhisine göre, sözü “söz” değil.
“Reis, kaybedeceği seçimi yaptırmaz”, demiş ettiği lafla adamlığından şüpheye düştüğümüz zat. Bizim yörede böylesi söze karşılık, “laf etti bal kabağı” denir. Sizin yörede belki, hıyarağası’nı da eklerler.
Bu zat, “Reis, kaybedeceği seçimi yaptırmaz” demekle kalmıyor, “paniğe gerek yok!” diye de seçimi kaybetme olasılığına karşı yandaşların yüreğine su serpip paniği ortadan kaldırıyor.
Yahu be adam!... Sizin reisiniz değil miydi bu ülkeye getirilecek ileri demokrasiden söz eden!?.. Daha dün, “milletimiz tamam derse çeker gideriz” diyen!. Üstelik, seçim kararını alan da bizzat kendisi değil miydi?
Sen reisinin bu ülkede seçimleri bile (dilerse) yaptırmayacağı garantisini verip, aliyaran baş kesen olduğunu mu ilan ediyorsun? İster asar isterse keser mi sizin reisiniz?
Biz de sorarız o zaman: Hangi hakla?!...
Açık söyle; diktatör mü sizin reisiniz? Bu hakkı, bu yetkiyi kimden alıyor? Yoksa üçbeş yalaka, yazdıklarınızla “seçimi kaybedeceksin! – Seçimleri iptal et, yaptırma!” mesajını mı iletmek istiyorsunuz reisinize?
Ya da “Reis” diye diye, reisliğin raconuna uygun davranmasını mı telkin ediyorsunuz?
İşinize geldiğinde “demokrasi”, işinize gelmediğinde “balyoz” diyeceksiniz öyle mi?
Yağma yok!...
Madem ki o sandık geldi ortaya, reisinden, yandaşına, yalakasından, yağdanlığa, kuyruktan kulağa… Her birey katlanacak sandığın ortaya koyacağına!...
Şayet bu ülkede “adam gibi” hukuk olsaydı, yapışırdı nice Murat Alkan’ların yakasına!.. Ve sormaz mıydı:
- Sen hangi bilgi ile Reis(!)in isterse seçimler üzerinde böylesine sonuç belirleyici – kaybedecekse seçimi bile yaptırmayacak kadar- istihbaratı nereden aldın?
- Sen Reis(!)e – seçimleri yaptırmayacak kadar güç sahibi- diktatör deme hakkını ve cesaretini nereden buluyorsun?
- Yoksa, seçim sonuçlarının “hiçbir kıymet-i harbiyesi yok! – Saraydaki koltuğun sahibi şimdiden belli” diyerek bunun haberini mi veriyorsun?
Bu ve benzeri yüzlerce sorudan bir tekini bile sormuyorsa; bu ülkede ilk düzeltilmesi gerekenin hukuk olduğu birincil gerçek değil mi?
*
“Reis kaybedeceği seçimi yaptırmaz(mış).
Hodri meydan!... Artık bıçak kemikte!...
Aklı başındaysa Reis(!)’in ne söyleneni “söz” diye algılasın, ne de söyleyeni “adam” sansın.
Sandığın, demokrasilerin en güçlü silahı olduğuna herkes gibi O’da inansın, kuyrukları da.
24 Mayıs 2018 (Sandığa tam 30 gün kala)
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ

Hakim Yerine Yargıç Demenin Zamanı Geldi Sanırım
Biraz evvel televizyonda bir haber izledik. Ankara Adliyesinde görevli bir hakim, önce avukatları duruşma salonundan atmış ve buna müdahale etmeye çalışan Ankara Barosu Başkanı da, aynı hakimin sözlü ve fiili saldırısına uğramış.

Ülkemizde, bir hakimin, hakimliğe asla yakışmayan bu barbar davranışının çeşitli nedenleri var tabi.

Nedenlerden birisi; hakimin karakter zayıflığı, Türk Milleti adına yargılama yaptığını unutarak, herkese tepeden bakan, kendini büyük gören tavrı ve egosu, savunma hakkına ve makamına olan saygısızlığı, hazımsızlığı, has bedel kader hakimlik kürsüsüne oturmuş olmasıdır.

İkinci neden; bazı avukatların, yargılamanın üç kurucu unsurundan biri olan savunma makamının önemini ve saygınlığını, yeteri kadar kavrayamamaları, kendilerinin duruşmayı yöneten hakimin basit bir memuru ve çalışanı olduklarını zannetmeleri, hakimin önünde şahsiyetsiz bir tavır göstererek el pençe divan durmaları, o kadar ki, hakimin otur komutunu almadan ayakta bekleyerek masalarına oturmamaları, savunma makamının şeref ve haysiyetini koruma durumunda kaldıklarında, hakime saygı çerçevesinde gerekli cevabı verememeleri, bunu da, hakime karşı tavır takınırsak müvekkillerinin zarar göreceğine ilişkin çok yanlış algı sahibi olmalarıdır.

Evet, gerçekten hakimlerimiz; anayasamıza göre, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan saygın ve kutsal bir görev icra ettikleri için, en başta avukatlar olmak üzere, herkes hakimlerimize gerekli saygıyı göstermek zorundadırlar. Ancak bu demek değildir ki; avukatlar, hakimlerin bir çalışanı ve müstahdemidir. Avukat olarak Hakime saygı göstereceksin ama, temsil ettiğin savunma makamına, hakimin de saygı göstermesini talep edecek ve savunma makamının saygınlığını koruyacaksın. En başta, duruşma salonuna girer girmez, masana oturup dosyanı açacaksın. İddia makamını temsil eden savcı nasıl davranıyorsa, avukat olarak sen de onu yapacaksın. Bakmayın siz savcının yüksekte oturmaya devam ettiğine, soruşturma dosyasını yasalardaki çarpık ve kısıtlayıcı hükümler nedeniyle, öcü gibi avukatlardan sakladığına.

Bu nahoş olayın meydana gelmesinin üçüncü bir nedeni de; bize göre hakim teriminin anlamıdır. Hakim teriminin lugat anlamına baktığımızda, Egemenliğini yürüten, buyruğunu yürüten, sözünü geçiren, egemen, hükmeden, bir yeri tepeden gören gibi anlamlar içerdiğini görmekteyiz. Demokrasilerde,  hakimlerimiz dahil hiç kimse, egemen, buyruğunu yürüten, sözünü geçiren ve tepeden bakan olamaz. Hakimlerimiz de yasalar çerçevesinde yasalardaki kuralları uygulayarak adalet dağıtırlar. Bu nedenle biz diyoruz ki; yanlış anlamalara sebebiyet veren bu hakim terimini terk edelim ve Türk Milleti adına adalet dağıtmakla görevli olan memurlarımıza yargıç diyelim ve bu terimi yasal bir düzenleme ile zorunlu hale getirelim.

Güner Yiğitbaşı

24/05/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Son Padişahın Son Sadrazamı Son Kabinesi 

Tek Adamlık Padişahlıktan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten Tek Adamlık “Başkanlığa” Doğru!
Padişahlık döneminde (tek adam) halk padişahın kulu, adeta marabası gibiydi. Cumhuriyet ise her Osmanlı ferdini kulluktan kurtardı, hür ve özgür vatandaş haline getirdi. Son anayasa değişikliği ile özgür ve hür vatandaşlar “biat”çi halk haline getirilmekte. Yani kısaca Osmanlı özentileri, ülkeyi Cumhuriyet’ten tam 85 yıl sonra da (1923-2018) ne garip ki, Cumhuriyetten tek adam (başkanlık) sistemine dönmekteyiz.
İçine girmek için 40-50 yıldır kapısında beklediğimiz AB nin hiçbir ülkesinde ve çağdaş dünyada böylesine tek adamlık-başkanlık yönetimi yok. İnanır mısınız, dünyanın en geri kalmış on ülkesi tam başkanlıkla yönetiliyor. Tek adam, bir halk tabiriyle söyleyelim, “evliyaullah” da olsa yanılır, zaten 16 yıldır tek adamın isabetsiz karar ve yanılgılarını toplumca  yaşamıyor muyuz. En iyisi, her çeşit demokratik görüşlerin bulunduğu ve tartışıldığı parlamenter demokrasidir. Cumhuriyet tarihinin en müsrif yöneticisi olan RTE yüzünden Türkiye tarihinin en borçlu dönemine girdi. Düşünebiliyorsunuz, Meclis hemen hemen saf dışı olacak, Başkan ülkeyi kararnamelerle yönetecek. Muhtemelen RTE de, “nasıl olsa halk beni yine seçer, ben de ülkeyi eleştirisiz, şikâyetsiz çiftlik gibi yönetirim” düşüncesiyle, bu şaibeli hem de hileli hurdalı anayasa değişikliğini, kendisi için Başkanlığı getirmiş olmalı.   
Böylece günümüzde nerede ise demokratik rejimi değiştirecek, ulusal egemenliğin (meclisin) yetkilerinin hemen hemen tek adama verilecek “Türk başkanlığını” getirecek olan son anayasa değişikliğinin seçimleri yakında yapılacak.
İşte bu çelişme ve gelişme durumlarını yaşarken, Cumhuriyet’ten önce Osmanlının son hükümetine doğru bir anımsama yapalım, diye düşündüm.
Osmanlının tek adam (padişahlık) yönetiminin yıkılış sıralarında son sadrazam (devrin son başbakanı gibi) Tevfik Paşa’nın (1845–1936)(1) hükümet kurma yıllarında bazı anılara dönmek istedik. O zamanları tek adamdan (padişahtan) Cumhuriyete geçme arifesi idi. (Cumhuriyet’e o günlerden beş yıl sonra geçildi 1918-1923)
İşgal Yılları
Tek Adamlık Padişahlıktan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten Tek Adamlık “Başkanlığa” Doğru!
İttihat ve Terakki Partisinin (İTP) istemi üzerine Birinci Dünya Savaşı’na (1914-1918) giren ve savaşı kaybeden Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ile topraklarının çoğunu kaybetmeye başlamıştı. Savaşın suçlusu kabul edilen Osmanlının, yönetimdeki İttihat ve Terakki’nin üç paşası Enver, Cemal, Talat Paşa’lar, yurttan kaçmışlar, gıyaplarına idam cezası verilmişti. Alt kademede bulunan İTP nin tüm kadroları yerlerinde duruyor, ideallerini amaçlarını gizliden gizliye sürdürüyorlar, Padişah Vahdeddin yanlısı hükümetleri, sadrazam ve bakanları gizlice tehdit ediyorlardı. Aşağıda Padişah Vahdeddin’in açıkladığı gibi, bu tehdit yüzünden Tevfik Paşa Kabinesine girmek istemeyen vekiller varmış.
Padişah Vahdettin, müttefiklerin baskısı ile 21 Aralık 1918 tarihinde meclisi feshetti ve ardından kısa bir süre için Tevfik Paşa (1845–1936) hükümeti dağıldı. Tevfik Paşa, 12 Ocak 1919 tarihinde yeniden hükümet kurdu ancak işgalcilerin zorlamasıyla 3 Mart 1919 tarihinde istifa etti.
İşte bu yazıya böylece yazmaya devam ederken 20 Mayıs 2018 gecesi saat 00.05 de, CNN Türk kanalındaki bir programda bir grup sunucu, tam da o an anlatmaya çalıştığım bu yıllarına ait olayları anlatıyorlardı. “İttihatçılar bir cemiyet kuruyorlar, cemiyetlerinde Mustafa Kemal, Kara Kemal…..gibi ittihatçılar, hükümet yanlılarına, padişah aleyhine gizliden gizliye çalışmaları yürütüyorlar, hükümet kuran Tevfik Paşa’yı padişahı, bakanları “kaçıralım”. Tevfik Paşa hain değildi….vb” diyorlardı.  Ben yazıma devam ederken, konuların yani yazımla TV programının denk düşmesine önce şaşırdım, sonra da TV programını es geçerek yazıma devam ettim.
İşte Tevfik Paşa’nın iki kez hükümet kurmasındaki, hükümet kurmasına ilişkin ilginç olayları, bazı kaynaklardan yararlanarak sunacağım.
İşgalde Nazır (Bakan) Olmayı İstemeyenler
Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa devletin en buhranlı, işgalli yıllarında sadrazamlığa atandığından iki gün sonra İtilaf devletlerinin donanmaları İstanbul’u işgale başladı.
Mondros Mütarekesinden sonra müttefikler başta İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan, yurdumuzun büyük bir çoğunluğunu işgal etmeye başlamış, devlet ve halk ümitsizlik içinde. Sadrazam Tevfik Paşa hükümet kurması için Padişah Mehmet Vahdeddin tarafından görevlendirilmiş, fakat hiç kimse kabineye girmek istemiyor. Bazen yalvar yakan nazır (bakan) olmak isteyenler, hatta “bakan olamayacağım” diye Sadrazam Tevfik Paşa önünde iki kez bayılanlar olurken, bu kez bu karanlık günlerde de hiç kimse nazır (bakan) olmak istemiyordu. Kendisine Padişah Vahdeddin tarafından Maarif Bakanı  (Milli Eğitim Bakanı) olması için ısrar edilen Rıza Tevfik, anılarını anlattı “Biraz da Ben Konuşayım” adlı kitabında şöyle anlatmakta: “-Padişah beni bir buçuk saat kadar yanında bekletti hükümet kurulması konusunda şunları anlattı:
“Hala bir kabine teşkili mümkün olmuyor, çünkü kimi davet ettikse evvela makamı kabul ediyor,  fakat bir gün sonra kabine reisine (Sadrazama) itiraz ediyor. Kimisi istihareye yattığından(2) ve istiharenin uygun çıkmadığı”mdam bahisle kabul etmek istemediğini ve teşe’üm (kötüye yorma, uğursuz sayma) ettiğini vesile-i mazeret addederek çekiliyor. Kimisi de refikası pek sinirli olduğu için reddetmeğe mecbur olduğunu söylüyor. Kimisi de sıhhatini bahane ediyor ve anladığımıza göre tertibat ve teşkilatını hala muhafaza etmekte olan İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından merkez mühürüyle mühürlenmiş imzasız tehditler gönderiyor ve bu itirazlar bundan tevellüd (doğma doğum) ediyormuş. Siz böyle şeylerden, bu gibi numayiş ve tehdidlerden korkmaz bir adam olduğunuz için ve bilhassa Maarif Nezaretine gelmenizi herkes hüsn-i telakki edeceği için size müracaat ettik. Eminim ki siz bu hizmeti reddetmezsiniz”. Bunları söyleyen padişah Rıza Tevfik’in nazır olması için ısrarla rica ediyordu.(3)
Bilimden uzaklaşan Osmanlı Cehalet, Bilimsizlikten Batmıştı.
İsterseniz, burada durup bir parantez açalım ve Tevfik Paşa’dan Vahdettin’den geriye gidelim. Avrupa XV. Yüzyılda Rönesans ve dinsel reformun itici ivmesiyle matbaayı bulmuş, bilim, sanat ve keşiflerde eşsiz mesafeler alıyordu. Peş peşe buluşlarla birlikte hızla ilerliyordu. Bilimi, sanatı, matbaayı es geçen, üç yüz yıldır yerinde sayan Osmanlı, “Eyyy Almanya”  “Eyy Fransa!” der gibi, eyy Frenkler”diyerek elinde kılıç, hala fetihler yapacağını sanıyordu. Hiçbir alanda buluşu, ne ki doğru düzgün üretimi olmayan Osmanlı, Abdulhamid’e Vahdeddin’e doğru gelirken baktı ki her malı dışarıdan alır hale gelirken, devamında dışarıdan borç almaya başlamış ve borcunu da ödeyemez hale gelmiş. Borç aldığı parayı keşke üretime yönelik makine tesis yapsa, ne ki oraya buraya köşk ve saraylar yapmıştı.  (Bu tıpkı Osmanlıya hayran olan Osmanlı kafalı RTE nin, oraya buraya kaçak saraylar(4), büyük camiler, imam hatipler açıp ülkeyi borç batağına (450 milyar dolar) sokuşuna ne kadar da benziyor).
Hatırlayınız, Osmanlıya borç veren emperyalistlerin, borcunu ödeyemeyen Osmanlının en can alıcı ve gelir getiren servetlerine Duyun-u Umumiye-Reji idaresi ile el koymasını hatırlayınız. Borca batan Osmanlı, yurdunu işgale hazırlanan emperyalistlerden borç para isterken, işgalcilerin (Fransızların) istikraza (borca-borç para vermek ) razı olmak için canımızı alacak şartlar ileri sürmüşlerdi”  verirken, “en can alıcı, canımızı yakan” tekliflerde bulunduklarını Cemal Paşa, anılarında üzüntü ile anlatıyordu.(5)

Kim ne derse desin, Osmanlıyı bilimsizlik-cehalet ve hurafe yıktı.
Bir ülkede bilim dışı tavırlar arttıkça, cehalet ve hurafe de alabildiğine artar. Osmanlı 300 yıl bilim ve sanatı es geçince cehalet ve hurafe de artmaya başlar. Bir kaynaktan okumuş ve daha önceki yazılarımın birinde anlatmıştım. Osmanlı Avrupa’daki topraklarını ülke ülke kaybederken, gerileyen ve geriye çekilmekte olan bir Osmanlı birliğinde şöyle bir olay yaşanır. Bir müfreze bilemedikleri bir araziye gelirler, fakat arazide yönlerini şaşırırlar, ne tarafa gideceklerini bilemezler. Kendilerini koruduklarına inanan askerler yanlarında küçük Kuranı Kerim taşırlar.
Osmanlı’da okulda yetişen askerler yetmediği için, askeri oklularda okumamış güya maharetli “alaylı” subaylar da vardır. İşte o yolunu şaşırmış müfrezenin başında bulunan birliğin komutanı olan subayın aklına, yön bulmak için şöyle bir fikir gelir. Halk arasında, “en büyük rehber Kuran” denilir ya, işte o alaylı subay bunu hatırladığı için eline bir Kuran alır, bir ipe bağlayıp Kuranı sallar. Haliyle kirmen gibi dönmeye başlar ve sonunda bir konumda durur. Komutan derki, arkadaşlar en büyük rehberimiz Kuran ya, sonunda bir yönde duracak. İşte Kuranın uzununa durduğu yöne gideceğiz”. Düşününüz çağdaş ordular o zamanları bile yön tayin etmek için pusula kullanırken, bizimkiler böyle bir yöntem uyguluyor. Keçi kuyruğundan meteoroloji raporu alan komutanlardan tutun da çok şey sayabiliriz. Ama konunun dışına çıkmayalım. Parantezi kapatarak asıl konumuza, Osmanlının son padişahının son sadrazamının uygulamalarına dönelim.  
Sadrazamın Mühründen Şifa Umuyordu
Tek Adamlık Padişahlıktan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten Tek Adamlık “Başkanlığa” Doğru!
“savaştan sonra gelip Tevfik Paşa’ya feryat ederken babası şehit düşmüş yetim çocuklar annelerinin, ninelerinin kucağında soluğu Bâbıâli’de alıyordu. Yine Paşa’nın çok yoğun görüşmelerinin olduğu bir günde kucağında üç yaşında bir erkek çocukla Edirnekapı’dan geldiğini söyleyen bir kadın, torununun konuşma bozukluğu yaşadığını, Tevfik Paşa’nın okuyup üflemesini görevlilerden ağlayarak istediğini Ragıp Bey anlatıyor (vaktinde konuşamayan çocukların sadrazama getirilip ağzına padişahın mührü hümayununu dokundurmak o devirde adettendi). Görevliler, Paşa’nın müsait bir zamanında ninesiyle çocuğu huzura getirmiş, bir İstanbul beyefendisi olan Tevfik Paşa gelen ziyaretçileri gayet kibar bir şekilde karşılamış, yeleğinin cebinden çıkardığı mührü hümayunu maşallah diyerek çocuğun ağzına üç kez dokundurmuştu. Mühür yöntemi bir işe yaramadığı vakit konuşamayan çocuklara hünkârın yemeğinden arta kalanların yedirilmesi de görülmedik bir vaka değildi”.(6) Örnekte de görüldüğü gibi, en alttakinden en üsttekine kadar böylesine bilimsizlik, cehalet, hurafe içinde olan bir toplum ve devlet ilerleyen çağı yakalayabilir mi?  Batı bilim ve teknolojide hızla ilerlerken Osmanlı geriliğin, geri kalmışlığın bataklığında çırpınıyordu; Osmanlıda okuma yazma bilmeyen sadrazamlar bile vardı (siz başbakan anlayın). Düşüne biliyor musunuz başbakan okuma yazma bilmiyordu, o ülke çağdaş olabilir mi?  
Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin istifası üzerine göreve gelen Tevfik Paşa, hükümetini, 11 Kasım 1918 tarihinde kurmuştur. Bu, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra kurulan ilk hükümettir. Bu kabine İttihat ve Terakki Partisi’ne muhalif eski ve tecrübeli politikacılardan Hürriyet ve İtilafçılardan kurulmuştur.
(Mustafa Kemal Paşa da tam bugünlerde 13 Kasım 1918 de trenleİstanbul'a geri dönmüştü. İstanbul Boğazına demirlemiş itilaf devletlerinin donama ve askerlerinin engellemeleri ve saatlerce Haydarpaşa rıhtımında bekletildikten sonra İstanbul sahiline geçebilmişti).
Osmanlının bu son sadrazamının kurduğu hükümetin üyeleri başta Tevfik Paşa 73 yaşında olmak üzere, hemen hepsi yaşlı kimselerden oluşuyor ve “yaşlılar kabinesi” idi.
Mebusan-ı Meclisi nasıl her dünden, ırktan olan mebuslar teşkil ediyorsa,  Tevfik Paşa kabinesinde de öylesine farklı dinden, düşünceden, gruptan nazırlar vardı. Kabinede padişah yanlısı, İttihat ve Terakki yanlısı, Hürriyet ve İtilafçılar (Hİ)  gibi farklı görüş ve gruptan mebuslar vardı.
Tevfik Paşa kabinesinden bazı nazırlar:
Meşihat Nazırı (Bakan): (İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi):       Darülhikmet-i İslamiye üyesi Haydarizade İbrahim Efendi.
Dahiliye Nazırı: Eski Kırıkkilise mebusu Avukat Mustafa Arif Bey.
Hariciye Nazırı: Eski Ticaret ve Ziraat Nazırı Mustafa Reşit Paşa.
Harbiye Nazırı: 1. Ferik Abdullah Paşa:
Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi: Cevat Paşa.
Maliye Nazırı: Eski Nazır Abdurrahman Efendi:
Adliye Nazırı: Eski Ferik Ali Rıza Paşa
Evkaf Nazırı: Eski Van Valisi Ahmet İzzet Bey (Kambur)
Maarif Nazırı: Eski Mebus Rıza Tevfik Bey
Nafia Nazırı: Eski Evkaf Nazırı Mehmet Ziya Paşa, (reddetmiş)
Ticaret ve Ziraat: Eski Adliye Müsteşarı Kostaki Vayani Efendi.
Şuray-ı Devlet: Eski Maarif Nazırı Nazım ve Sultan Aziz’in damadı Mehmet Şerif Paşa
Posta Telgraf: Eski Nazır Oskan Efendi (Avrupa’daymış ret etmiş), eski Cebel-i Lübnan                     
Mutasarrıfı Yusuf Franko Paşa
İaşe Nazırı: Muzaffer Bey (vekil), Maliye Nezareti 1. Sınıf Müfettiş ve Borsa Komiseri 
Raşit Bey,(7)
Bakan (Nazır) Olamayacağım Diye Bayılanlar
Derin mebus ve bakanlarından Cavit Bey bu kabine oluşumu hakkında şunları söylüyordu: “Şeyhulislam Haydarizade, Maliye Nazırı Abdurrahman ve Evkaf Nazırı İzzet Bey hem değersiz, hem de “intikam” adamlarıydılar”. Türkgeldi de şöyle diyordu: “İzzet’tin, Abdullah Paşa’nın komşusu olduğu için ve “arkasında beş bin Kürd vardır” diye, --nazır olmayacağım-diye iki kez bayılıp Tevfik Paşa’nın ayaklarına ağlayarak kapandığı, tabii en önemlisi, Vahdeddin’in haber gönderdiği için Evkaf Nazırı yapıldığını anlıyoruz”.
Tek Adamlık Padişahlıktan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten Tek Adamlık “Başkanlığa” Doğru!
İzzet Bey, Paris’te oturan ünlü muhalif ve Kürtçü önder Şerif Paşa’nın amcası, Kürt Sait Paşa’nın kardeşiydi. Mustafa Kemal’i idama mahkûm edecek Kürt Mustafa, İzzet Bey’in eniştesiydi”. (Sf 78)
Yazımızı burada bitirirken şunu da eklemek şart oldu. Yavuz Sultan Selim’den son Osmanlı Padişahı Vahdettin’e kadar tüm padişahlar devletin başı tek adam ve İslam âleminin de Halifesi, dini lideri idi ve de “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” idi. Halk padişahın-Halifenin kulu, kölesi gibi idi. Osmanlı’nın 1919 da yıkılışından, vatanın işgalinden sonra, devletin başına çöreklenmiş ucube yönetici Son Padişah-Vahdeddin-Halife utancından korkusundan işgalcilerin gemisi ile kaçmıştı. Hemen 5 yıl sonra 1923 de kurulan Cumhuriyet’le vatandaş gerçek özgürlüğüne, vatandaş olma hakkına Atatürk sayesinde kavuştu.
Aradan daha yüz yıl bile geçmeden 2002 den sonra iktidara gelen Osmanlı özentili gerici bir iktidar, Cumhuriyetin tüm kurucu değerlerini “allak bullak” ederek, bu kez devleti Cumhuriyetten, padişahlık gibi tek adamlık ucube bir yönetime dönüştürmek için hileli, şaibeli anayasa değişikliği ile yol almaya başladı.
Tek adam padişah halkı kul görürken, ona özenen şimdiki Osmanlı kafalı yönetim halkı “biatçi” kul gibi görmeye başladı. Yandaşları RTE yi kâh Halifeye benzetiyor, kâh peygambere benzetiyor, alabildiğine dinsel sömürü ile iktidarını sürdürmeye çalışıyor.
Şimdi vatandaşımız 24 Haziran’da tek adamlıklı mı, Cumhuriyet ve demokrasi için mi tercihini yapacak. Bir dönüm noktasındayız. Bu tek adamlık yönetim çağdaş bir demokrasi ile bağdaşmaz, ülkeyi 1919 un ötesine sürükler. Zaten bataklığın alametleri görünmeye başladı. Tercih senin.

Cevat Kulaksız  

Cevat Kulaksız


SONNOTLAR

(1) Ahmet Tevfik Paşa (1845–1936)
Ahmet Tevfik Paşa, 11 Şubat 1845 tarihinde doğdu. II. Abdülhamit ve devamla V. Mehmet Reşat saltanatında, 13 Nisan 1909 - 5 Mayıs 1909 tarihleri arasında, VI. Mehmet Vahdettin saltanatında ve İstanbul'un işgal altında bulunduğu dönemde 11 Kasım 1918 - 3 Mart 1919 ve 21 Ekim 1920 - 4 Kasım 1922 tarihleri arasında, üç dönemde (esasen beş dönem) toplam iki yıl dört ay yirmi dokuz gün sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. Aynı zamanda son Osmanlı sadrazamıdır.
Kırımlı Ferik İsmail Hakkı Paşa'nın oğludur. Subayken askerden ayrılarak Babıali Tercüme Odası'na girdi. 1872'den sonra çeşitli dış görevlerde bulundu, Atina ve Berlin'de elçilik yaptı. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Meclis-i Ayan üyeliğine atandı. 31 Mart Olayı sırasımda istifa eden Hüseyin Hilmi Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girerek denetimi ele geçirmesi ve II. Abdülhamid'i tahttan indirmesi üzerine istifa etti. Daha sonra Londra elçiliğine atandı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Ahmed İzzet Paşa'nın istifası üzerine ikinci kez sadrazamlığa getirildi. Ocak 1919'da padişaha yakın kişilerden oluşan yeni bir hükümet kurdu. Ama bu değişikliğin Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı tatmin etmemesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı. Paris Barış Konferansı'nda (1919) Osmanlı heyetine başkanlık etti. 21 Ekim 1920'de Damat Ferit Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi. Görevi sırasında Ankara Hükümeti'ne, Londra Konferansı'na (Şubat-Mart 1921) birlikte katılmayı önerdi, ama Mustafa Kemal'in bunu reddetmesi üzerine konferansta Ankara Hükümeti'ni Bekir Sami Bey, İstanbul Hükümeti'ni ise Tevfik Paşa temsil etti. Konferans sırasında Türkiye'nin tek temsilcisinin Ankara Hükümeti olduğunu belirterek sözü Bekir Sami Bey'e bıraktı.
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasından sonra istifa etti. 1934'te Okday soyadını aldı. 8 Ekim 1936 tarihinde vefat etti.
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=4330

(2) Bir işin hayırlı olup olmayacağını görülecek rüyadan anlamak ereğiyle ve Girişilecek niyetiyle, aptes alıp dua ettikten sonra yatıp uyumak. Hurafe boş inanç

(3)Biraz da Ben Konuşayım Rıza Tevfik İletişim Yayınları 1993 sf 34-35

(4) AOÇ deki  1150 odalı “kaçak saraydan” sonra Marmaris’te sit alanına ikinci “kaçak saray”      Marmaris Okluk Koyu’ndaki dört oda, bir salondan oluşan 230 metrekarelik cumhurbaşkanlığı konutu yıkılarak yerine görkemli bir yazlık saray yapılıyor. Doğal sit alanı ve ÖÇK Bölgesi olarak koruma altında bulunan bölgede yer alan koyda inşaatına başlanan yazlık sarayda 300 kişi aynı anda konaklayabilecek. Saddam’ın da Dicle kıyılarında sarayları vardı.
http://haber.sol.org.tr/toplum/erdogan-icin-marmaristeki-okluk-koyuna-yazlik-saray-200047

(5) Anılarım Cemal Paşa Parola Yayınları 2016 sf 92

(6)Murat Kutlu Son Sadrazam: Tevfik Paşa http://www.gercekhayat.com.tr/yazarlar/son-sadrazam-tevfik-pasa/

(7) İstanbul Hükümetler ve Milli Mücadele Sina Akşin Cem Yayınevi 1992 sf 78

Yargımızın içler acısı hali bu işte!...
Sizlere, başka hiçbir yorum eklemeden, bir müvekkilimiz adına yapmış olduğumuz, tahliye talebinin reddine ilişkin karara yönelik itiraz dilekçemizi, gizliliğe riayet adına, mahkeme, dosya ve sanığın kimlik bilgilerine ilişkin bölümleri boş bırakarak, aşağıda aynen sunuyoruz. Bakalım sizler nasıl değerlendireceksiniz. Yorumlarınızı bekliyorum.

Güner Yiğitbaşı

23/05/2018 
Güner YİĞİTBAŞI



 (AV.........................
   .......................
   ......................  )
 
-------------------------------------------------------------------------------------------------------

(    ) AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
                                                                  (               )


DOSYA NO                           : ( ....................)

SANIK                                   : .........................Kapalı Cezaevinde TUTUKLU

VEKİLİ                                  : (Av. .................................)

SUÇ                                        : (.......................)

TUTUKLANMA TARİHİ      : (.......................)

TALEP KONUSU                   : Vekili olduğumuz ..............nin; ...../05/2018 tarihinde dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda hakkında verilen TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA yönelik, (.....)Ağır Ceza Mahkemesinin, ..../05/2018 tarih ve 2018/.....Esas sayılı kararına ilişkin itiraz başvurumuzu içeren dilekçemizin sunulmasıdır.

KARARIN TEBLİĞİ TAR.    :  Karar, resmen tarafımıza tebliğ edilmemiş olup, ..../05/2018 tarihinde UYAP'ta  görülmüş ve bir örneği alınmıştır.

İTİRAZIMIZIN NEDEN
LERİ                                        :

1-Dosyaya sunulu önceki itiraz ve tahliye dilekçelerimizde geniş olarak açıkladığımız hukuki nedenler, iş bu itiraz başvurumuz için de aynen geçerlidir. O dilekçelerimizde belirttiğimiz gibi, müvekkilim açısından tutuklamanın ön şartı olan kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyan yeterli hukuki delil yoktur.

2-Tahliye talebinin reddine ve müvekkilin tutukluluk halinin devamına ilişkin ..../05/2018 tarihli kararda belirtilen gerekçeler, yasal ve hukuken geçerli gerekçeler değildir.

3-Müvekkil ...............'nin üzerine atılı suçun katalog suçlardan olması, müvekkil hakkında tutuklama nedenlerinin varlığına kanıt olamaz. Yasa, burada hakime taktir yetkisi veren ve kesin olmayan bir karine getirmiştir. Bu hükme dayanarak, sanığın özel ve somut koşullarına ve dosya içeriği delillere bakmadan, kayıtsız ve şartsız katalog suçun varlığı gerekçesiyle, tutukluluk halinin devamına karar verilemez. Hakim; katalog suçlarda dahi, somut olaya, dosyaya ve sanığın somut ve özel koşullarına göre, taktir yetkisini serbestçe kullanabilecektir. Unutulmamalıdır ki; asıl olan tutuksuz yargılanmaktır ve bizim hukuk asistemizde mecburi tutuklama yoktur. Tutuklamanın tüm yasal koşulları bulunsa dahi, hakime şüpheli veya sanığı tutuklamama yetkisi tanınmıştır. Yasamız hakimlerimize güvenmiştir.

4-Mahkemenin, karar gerekçesinde yer verdiği; ”Yargılama sonucu kesinleşmiş hükümle sübut bulması halinde, kişi ve toplum için yaratmış olacağı tehlikenin büyüklüğü, kovuşturma konusu eylem için yasada öngörülen hapis cezasının miktarı ve sanığın tutuklu kaldığı süreler” sanığın tutukluluk halinin devamı kararının yasal ve hukuki haklı gerekçeleri olamaz.

5-Ceza Muhakemesi Yasamızın tutuklamayı düzenlediği ilgili maddelerinde, böyle tutuklama nedenleri bulunmamaktadır. Bu mahkemenin hayal gücünün fazlalığını göstermekte olup, ceza hukukunda öngörü ve hayal gücünün yeri yoktur. Biz buradan mahkeme heyetine soruyoruz, yargılama sonucu, sanığın eyleminin kesinleşmiş hükümle sübut bulması halinde, kişi ve toplum için yaratmış olacağı tehlikenin büyüklüğünü ön görüyorsunuz ve adeta ihsası rey anlamına gelecek şekilde, toplum adına tetikçilik yapıyorsunuz da, yargılama sonucu kesinleşmiş hükümle sanığın beraat etmesi halinde, sanığın masum olarak, hiç yere ve uzun süre özgürlüğünden mahrum kalmasının, yargıya olan güven ve saygıyı, kamu vicdanını yerle bir ederek, adalet için yaratacağı tehlikenin büyüklüğünü niçin öngörüp düşünemiyorsunuz, birileri sizlere engel mi çıkarıyor?

 6-İnsan hak ve özgürlüklerine dayalı, yargının bağımsız olduğu hukuk devletlerinde, kişi hak ve özgürlükleri, toplumdan daha önceliklidir. Haksız bir şekilde bir sanığı tutuklamak ve mahkum etmektense, birden ziyade gerçek suçlu tutuksuz yargılanarak cezasız kalsın görüşünün temel alındığı gerçek demokrasilerde yargıya hakim olan; yargılama sonucu kesinleşmiş hükümle sanığın beraat etmesi halinde, sanığın masum olarak, hiç yere ve uzun süre özgürlüğünden mahrum kalmasının, yargıya olan güven ve saygıyı yerle bir ederek, adalet için yaratacağı tehlikenin büyüklüğü endişesi, bizim yargımız için niçin geçerli değildir?

SONUÇ VE İSTEM                : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;
                                                   Vekilliğini yaptığımız müvekkil sanık........ hakkında mahkemenizce verilen tutukluluk halinin devamına ilişkin karar, yeniden gözden geçirilip incelenerek,   /05/2018 tarihli önceki kararınızın değiştirilerek, müvekkil .........'nin, bihakkın veya hakkında adli kontrol hükümleri uygulanarak tahliyesine (salıverilmesine) karar verilmesini, itirazımızın yerinde görülmemesi halinde, iş bu itiraz başvurumuzun, itirazı incelemeye yetkili olan (...........) Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesini, bilvekale saygılarımla arz ve talep ederim....../05/2018

                                                                Avukat.............................
                                                                Sanık.............................Vekili

Ekonomi ve Bağımsızlık
Siyasi bağımsızlığımızı kazandık, iktisadi bağımsızlığımızı geliştirip siyasi bağımsızlığımızı tamamlayacak biçimde iktisadi bağımsızlık sağlayamazsak elimizdeki siyasi bağımsızlığımızı da kaybederiz

Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Ulusal Eğitim Derneği’nin her hafta düzenlemiş olduğu eğitim ve kültür etkinliklerinden olan konferans, 19 Mayıs 2018 günü dernek salonunda, sendikacı, eğitimci, Yazar Yıldırım Koç(1)tarafından ekonomi ve bağımsızlık konusunda konuşma yapıldı.  Salonda emekli öğretmen, akademisyenlerden oluşan dinleyiciler konuşmayı ilgiyle izlediler. Aydınlık Gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Yıldırım Koç, ilgiyle izlenilen konuşmasında şunları söyledi:
“- Ekonomi ve bağımsızlık aslında birbiriyle iç içe geçen konular. Askeri bağımsızlık, siyasi bağımsızlık, ekonomi bağımsızlık birbirini tamamlayan üç alandır. Birindeki aksaklıklar öbürünü etkiliyor. Günümüze gelmeden önce kısaca geçmişte bazı örneklere değineceğim, sonra bu günkü ekonomik kriz, bunun siyasi yansımaları, neler yapılabilir, onlara ilişkin bazı özlemlerimi aktaracağım.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Birincisi Osmanlının özellikle 1855-56 Kırım Savaşı sürecinde yaşadığı iktisadi sorunlar sonrasında dış borçlanma başlıyor. Bu dış borçlanma Osmanlının hem askeri alanındaki yenilgilerinde, hem de dış politikadaki bağımlılığın artmasıyla sonuçlanıyor. Yani bir Kırım Savaşı  1853-54-56 dan itibaren iç borçlanmalar başlıyor. O dışa bağımlılıkla birlikte iktisadi bağımsızlığın siyasi bağımsızlığa verdiği zararları somut olarak görebiliyorsunuz. Ve Osmanlının daha sonraki dönemlerinde Muharrem Kararnamesinin çıkması, arkasından Duyun-u Umumiye Osmanlı Devleti içinde borç, vergileri toplama yetkisinin yabancıların denetimindeki bir kuruma devredilmesi gibi uygulamaları, bu 1854 de başlayan sürecin sonucunda. Bu nedenle İstiklal Savaşı başarıyla sonuçlanınca Lozan Barış Antlaşması görüşmelerin kesintiye uğradığı dönemde Şubat 1923 de İzmir İktisat kongresi toplanır. Kongre Başkanı Kazım Karabekir Paşa’dır. Ama kongrenin açılış konuşmasını Mustafa Kemal Paşa yapar. Rahmetli Gündüz Ökçün hocamız bu tutanakları yayınlamıştı.
Mustafa Kemal Paşa’nın açılış konuşması muhteşem bir belgedir. Birkaç vurgusu var, vurgulardan biri, Osmanlını bu iktisadi çöküntüsünün Osmanlı siyaseti üzerindeki etkilerini de ele alır ve özetle derki, siyasi bağımsızlığımızı kazandık, iktisadi bağımsızlığımızı geliştirip siyasi bağımsızlığımızı tamamlayacak biçimde iktisadi bağımsızlık sağlayamazsak elimizdeki siyasi bağımsızlığımızı da kaybederiz”. Kafası çok net 1923 yılında. Kazım Karabekir’in konuşmalarını kongre sırasında izliyorsunuz, çok iyi bir asker, muhakkak ama mesela olayı kavramış değil. Mustafa Kemal Paşa’nın o bütünlükçü bakışı geleceğe dönük programı Kazım Karabekir’de yok.
Mustafa Kemal Paşa başından itibaren 1923 Şubat’ında çok net bir biçimde, “siyasi bağımsızlığın ancak iktisadi bağımsızlıktaki bağımsızlığa dayanarak korunup geliştirilebileceğinin” farkında.  
Bu nedenledir ki daha sonraki yıllarda bu iktisadi bağımsızlığı sağlayacak öneli adımlar atıyor. Bunun en önemli aracını da devletçilik olarak görüyor. Esasında Mustafa Kemal Paşa’nın devletçiliği daha öncelere gidiyor. Genellikle sanki bizim Cumhuriyet döneminde devletçilik 1929 buhranı sonrasında başlamıştır” diye bir yanlış aygın bilgilendirme ve bir kanı var. Öyle değil, bizde devletçilik İttihatçıların da yer aldığı Mustafa Kemal Paşa’da çok netleşen bir politika. Ve somut örnek şudur:
1919 da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan sonra Havza’ya geldiğinde bir Sovyet heyeti ziyaretine gelir ve “iktisadi politikanız ne olacak” diye sorar. Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıt, “devlet sosyalizmidir”, bu kavramı kullanıyor. Bu kavram Almanlardan gelen bir kavramdır. Almanya’da 1863-64 lerde Ferdinand Lazal var. O dönemde Almanya Sosyal Demokrat Partisinin iki kanadından birini 1864 de kuran adam; o ve ondan önceki bazı Alman iktisatçılarının kullandığı kavram, devlet sosyalizmi. Daha sonra 1871 de Bismark kullanıyor. İktisadi Düşünceler Tarihi ile ilgilendiyseniz fevzibliste vardır bu kavram. Kastedilen karma ekonomidir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas’tan sonra Ankara’ya gelip Hâkimiyeti Milliye’yi çıkarttığında Hâkimiyeti Milliye’de gerek Celal Bey’in yani Celal Bayar’ın, gerek daha sonra Mahmut Esat Bozkurt’un sırasında devlet sosyalizmi kavramının kullanıldığını görüyoruz. Fakat dediğim gibi burada kastedilen karma ekonomidir, kamucu bir anlayıştır. Onun a nedeni o yıllarda özellikle Alman askerlerini harbokullarındaki hocalığı sırasında İttihatçıları da Mustafa Kemal Paşayı da bu yönüyle etkilemiş olmalıdır.
Mustafa Kemal Paşa’yı etkileyen ikinci unsur Sovyet Devrimi 1917 Devrimi. Yani Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında kafasında siyasi bağımsızlığı tamamlayacak iktisadi bağımsızlığın temel ayaklarından biri olarak devletçilik var.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Siyasi Bağımsızlık Ve İktisadi Bağımsızlık Birbirini Tamamlayan Unsurlar.  
Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası programında 1937 yılında anayasamıza bu ekleniyor. Çünkü geçekten siyasi bağımsızlık ve iktisadi bağımsızlık birbirini tamamlayan unsurlar.  Bu dönemde iktisadi bağımsızlığı sağlamada ittihatçıların ve Mustafa Kemal’in politikaları biraz farklı; ittihatçılar bir milli ekonomi yaratamaya çalışırken öncelikli olarak bir yerli sermayedar, bir milli burjuvazi yaratmaya çalıştılar. Planlı ekonomiye, açıkçası kaçmaktan kovalamaya fırsatları da olmadı, pek yönelemediler.
Ama Mustafa Kemal Paşa’nın anlayışında bir yerli sermayedar sınıf milli burjuvaziyi yaratmaktan çok devleti bu alana yönlendirmek ve devlet yatırımlarını artırmak var. Bu o dönemin politikaları içinde kaçınılmaz, çünkü eni yeni yeni belki tartıştığımız bir olgu var. İstiklal Savaşı sürecinde Türkiye sermayedar sınıfının büyük bölümü hep Ermeni, Rum ve Yahudilerden oluşuyordu. Yani yerli sermaye birikimi, bir yerli burjuvazi yok. Milli burjuvazi demiyorum, yerli burjuvazi bile yok.
Aşağı yukarı 1964 e kadar Türkiye burjuvazisinin önemli bir bölümü Ermeni, Rum ve Yahudi’dir.  Türkiye sermayesinin yerlileşmesinde dört aşama vardır.
Biri, 1948 de İsrail’in kurulması sonrası Yahudi sermayedarlarının epey bir bölümü oraya göç etti.
İkincisi, 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarından sonra Rum, Ermeni, sermayedarlarının bir bölümü ülkeden ayrıldı. O tarihlerde Ermeni ve Rum sermayedarlarının uluslararası karışık ilişkilerinde kullandıkları Selanik Bankası, iki banka daha var, üç bankayı kullanıyorlardı. Devlet bu üç bankayı kapatınca karışık para işlerinde bu bankaları kullanamayınca bir kısmı daha gitti. Son olarak da 1963 de o Noel katliamı sonucunda Kıbrıs’ta 1964 yılında rahmetli İsmet Paşa’nın başbakanlığı döneminde Bakanlar Kurulu bir karar aldı. O tarihte İstanbul’da Yunan vatandaşı 30 bin Rum vardı. Onların önemli bir bölümü de şirket sahibi idi. Bunlara 24 saat içinde ve kişi başına bir bavulla ülkeyi terk etmeleri talimatı geldi. Ve epey Yunan Vatandaşı Rum, onlarla birlikte Türk vatandaşı Rum sermayedar ülkeyi terk etti. Yani o yıllarda Türkiye’de yerli burjuvazinin milli burjuvaziye dönüşmesi söz konusu değildi.  Mesela Koç Holdingin tarihini okuyun, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Koç, hiç imalat değil, sadece mal alıp satmıştır. Otomobil getirip satmıştır, kiremit getirip satmıştır ama yatırım yapmamıştır.
O dönemde ayakta kalabilme için iktisadi bağımsızlığınızı sağlayabilmek için mutlaka devletin bu işte düzenleyici doğrudan yatırım yoluyla sanayiciliği söz konusuydu. Bu nedenle Cumhuriyet dönemi bizim iktisadi bağımsızlığımızın sağlanmasında devletçiliğin belirleyici rolünün olduğu bir dönemdir. Bir de 46 ya kadar ki dönem.
46 sonrasında farklı bir dün var. Özel sektör gelişti ama yine iktisadi bağımsızlığımızın emelinde bu devlet yatırımları önemlidir. Özellikle bu dönemde Sovyetler Birliğinin bir politikası bizim işimize yaradı. Anımsarsanız 53 de Stalin öldü, 56 da SSCB 23 sonrasında Kuruşçef’in hâkimiyeti arttı. Gerek Kuruşçef, gerek Kurufçef 64 de ayrılıp yeni rejim gelmesiyle birlikte Sovyetler Birliğinin bize verdiği önem çok arttı, Türkiye’yi çok önemsediler. Sovyet blok dışında Hindistan, Mısır ve Türkiye en fazla önem verdikleri ülkeydi. Ve Demirel döneminde, Demirel’in ikinci dönemindeki başbakanlığı döneminde Sovyetler Birliği ile yapılan antlaşmalarla yedi tane çok temel alt yapı kurumu İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Ali Ağa rafinerisi, Bandırma Sülfürik Asit, Trabzon taraflarında büyük bir kereste fabrikası filan kuruldu. Bizim İktisadi bağımsızlığımızı sağlamada bu yıllarda Demirel döneminde Sovyetler Birliği ile akın ilişkiler çok önemliydi. Bu yıllar açıkçası kapitalizmin altın çağıydı ve iktisadi bağımsızlığımızı güçlendirici yatırımlar gerçekten devam etti. Yani 1946 da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni siyasal ve iktisadi tercihler gündeme gelse de, mesela 1950 li yıllarda da, 60 lı yıllarda da kamu kurum ve kuruluşlarının ekonomide ağırlığı arttı.  ve daha sonraki yıllarda da çok önemli yatırımlar önemli ölçüde devlet eliyle plan yapıldı, iktisadi bağımsızlık önemli ölçüde sağlandı. Burada otarşiyi savunmuyoruz hiçbir zaman. Ama iktisadi bağımsızlığın ihtiyati bağımsızlık ilkeleri son derece önemlidir. Bunun bir örneğini 1974 de yaşadık.
Kıbrıs Harekâtında Uçaklarımıza, Tanklarımıza Yakıt Alamadık
bakıma alındım” dedi ve uçaklarımıza benzin vermedi. Bunun üzerine bir kamu kuruluşu olan Petrol Ofisi Libya’dan hem uçak benzini hem de tankların hareketi için gerekli olan bir özel yağ varmış, o yağı aldı. Harekât sonrasında Petrol Ofisine altın madalya verildi, Kıbrıs Barış harekâtındaki katkıları nedeni ile.
Yani iktisadi bağımsızlık, askeri bağımsızlık, siyasi bağımsızlık bu şekilde iç içe geçiyor. Şimdi 12 Eylül öncesinde butik gelişme 24 Ocak istikrar programıdır. Bizim 1929 dan 1980 Ocağındaki sanayileşme politikamız ithal etik sanayileşmedir. Yani hükümetler değişmiştir, ama bu devlet politikasıdır, değişmemiştir. Dışarıdan aldığımız ürünleri kendi olanaklarımızla üretme politikasıdır. O yıllarda 60 larda belki bunu montaj sanayi filan diye küçümseyen olmuyor. Bizler de o yıllarda o kafadaydık ama bütün olarak baktığımızda Türk sanayinde gelişmesi bunun çok önemli katkıları oldu. Mesela buzdolabı mı ithal ediyorsunuz, buzdolabı ithalatına yüksek gümrük vergisi koyuyorsunuz, buzdolabının parçalarını ithal ettiriyorsunuz. Bir süre sonra elektrik aksanına yüksek vergi koyuyorsunuz bunu Türkiye’de üret” diyorsunuz. Bir süre sonra motoruna vergi koyuyorsunuz, hepsini üretiyorsunuz.
Türkiye’de 1929 dan sonra bu ithal ikameli sanayileşme politikası önemli ölçüde başarıyla yürütüldü. Fakat bunun bir sakıncası var döviz bulacaksınız. Çünkü o yıllarda genişleyen bir iç pazara üretim yapıyor Türkiye ekonomisi. Her köye elektrik gittiğinde köyde buzdolabı talebi var, televizyon talebi var, çamaşır makinesi talebi var. Dışa açılmıyorlar, dışa karşı korunmuş bir iç pazara üretim yapan sanayi gelişti ve döviz ihtiyacı var, döviz ihtiyacını 1960 yıllarda yurt dışına giden işçilerle büyük ölçüde sağladık.
1961 yılında Berlin Duvarı inşa edilince, Doğu Almanya’dan, Batı Almanya’ya kaçışlar önlendi. 1949 dan 61 e kadar her yıl, abartmıyoruz, bunlar resmi rakamlar, 250 bin Alman Doğu Almanya’dan Batı Berlin’e gidiyordu ortada, filimlerde fotoğraflarda görmüşsünüzüdür, şu kadar dikenli tel vardı, dikenli teli atladığında Batı Berlin’e geçiyordun, Batı Berlin halkından Federal Almanya’ya uçuruyordu ve gelişe Alman sanayisinin gereksinimi duyduğu iş gücünü sağlıyordu.
1961 yılında önceden hazırlıklarını yaptı Almanlar ve Doğu Berlin’in çevresini üç dört gün içerisinde bir duvarla çevirdiler. O her yıl 250 kişinin kaçtığı Doğu Berlin’den Batı Berlin’e kaçtığı o yollar kapanınca Almanlar Türkiye’ye geldiler ve misafir işçi diye çok sayıda insan götürdüler, yaklaşık bir milyon. Gidenler de, “biz burada beş yıl kalıp para biriktiririz, döneriz” beklentisi ile gitti. Biriktirdikleri paraları buraya gönderdiler, o paralarla biz ithal ikameli sanayileşme modeli finanse edebildik. Fakat 1970 li yıllardan itibaren bu tıkandı. Bu yurt dışındaki işçilerimizin gönderdiği paralarla şirketler kurulmuştu hepsi battı. Bir ara Desiyap diye bir banka vardı, Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası, batan şirketleri kurtarmak için kurulan bir bankaydı. Adam para gönderdi ev aldı, “nasıl olsa bunlar Almancı orada sanki para süpürüyor”, o zamanki ifade buydu. Para götürüyordu ev aldı kirayı ödeyemediler. Ev alsın, diye kardeşine para yolladı, kardeşi paranın üstüne yattı. O zaman para göndermemeye başladılar. Oradan emlak aldılar, orada iş yeri açmaya başladılar. Gidenin cenazeleri gelirdi, belediyelerle anlaştılar, Hıristiyan mezarlıklarının yanına Müslüman mezarlıkları kurdular,  cenazeler oraya defnedilmeye başladı ve Avrupa’daki işçilerin Türkiye’ye gönderdikleri parada ciddi bir azalma başladı.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
O ara Arap İsrail savaşı oldu, arkasında petrol fiyatları artınca bizim döviz giderlerimiz daha da arttı. 68 de petrol fiyatları bir daha arttı, ABD ambargo uyguladılar, bizim sistemimiz 1977 den itibaren tıkanmaya başladı. İktisadi açıdan bağımsızlığımız sınırlı olunca, bunun üzerine 24 Ocak 1980 de fen ikamesi stratejisi yerine ihracata dönük sanayileşme sistemine geçildi. İhracata dönük sanayileşme sistemi ülke için bir sürü sorun yarattı ve 12 Eylül darbesine de yol açtı ve bizim ekonomimizin giderek dışa bağımlı olmasının ana araçlarından bir oldu. Özal döneminde Türk Parasını Koruma Kanunundaki değişikliklerle bu konudaki çıkarılan kararnamelerle ülke ekonomisinin polarizasyonu dediğimiz uygulamayla Türk ekonomisinde krizler gündeme geldi. 1988 de bir kriz vardır, çok büyük değildir. 91 de bir bir kriz var, 94 de ekonomik krize yol açan bir yol izlendi bir kriz vardır. 98 --2002  krizi çok ciddi krizdir, onda 2001 krizi diye bilinen kamuoyunda, esasında 98 de başlayıp 99 bir ufak inişi olan yaklaşık 2000 Kasımında bir inişi olan ve bir kriz sürecinde bu bağımlılık daha da arttı ve özellikle Kemal Derviş’in uluslar arası emperyalist güçlerin aracı olarak Türkiye’ye gelip yaptırdığı politikalarla bu bağımlılık da arttı ve ciddi sorunlar yaşandı. Yaşanan sorunlara geçmeden o dönemdeki döviz fiyatlarını siz Türkiye de bu gün nereye gider konuştuğumuz da önemli. Bunlar Merkez bankası verileri. 21 Şubat 2001 de bir dolar 685 lira; ertesi gün 957 lira bir günde 685 liradan 957 liraya çıkmış; o hafta sonu ayın 26 sında 1073 lira, yani bu gün doların dört buçuk lira olarak düşünürseniz yarın 7,5 lira olduğunu düşünelim. Beş altı gün sonra da dört buçuk lira yerine dokuz liraya yakın 8 buçuk liralık bir dolar düşünün 2001 yılında yaşadığımız döviz fiyatı artışları bu noktadadır. Bu gün yaşadığımız krizin 2001 krizinden daha derin odlunu söylüyoruz söyleyenler var. Şimdi bu koşullarda sizin dışa bağımlılığınızı artıran hangi etmenler var ve Türkiye hangi bu açıdan bakıldığında hangi sorunlarla karşı karşıya:
BİRİNCİ KÜRESEL KRİZ:  2001 krizinden farkımız da önemli. Kapitalizm tarihinde küresel krizler vardır. Kapitalizm aşağı yukarı 16. Yüzyıldan beri dünyanın belirli ülkelerinde hakim olan üretim biçimi, Birinci Küresel kriz 1873-1896 krizidir. Buna iktisat tarihinde “uzun kriz” deriz, daha önce büyük kriz deniyordu, fakat 29 buhranından sonra, “uzun kriz deniyor 23 yıl sürdü. İnişli çıkışlı biçimde bir süreci vardır. Avusturya’daki sermaye piyasanın çökmesiyle başladı. Bütün kapitalist dünyaya yayıldı. Osmanlının borçlanmada büyük sıkıntılar çekmesi kapitalizmin emperyalizmin aşamasına geçmesi ağırlık olarak kapitalizmin bu birinci küresel krizi döneminde.
İKİNCİ KURESEL KRİZ 1921-1934 krizidir. Bazı ülkelerde 38 e kadar sürdü. “Büyük Buhran” dediğimizde çoğumuzun aklına gelen budur. Türkiye bu büyük buhranı asgari zararla atlatan ülkelerden biridir. İki ülke bu konuda başarılıdır, biri Sovyetler Birliği, Sovyetler Birliği 1928 de birinci sanayi planını uygulamaya başladı ve beş yıllık planı dört yılda tamamladı. Devletin kontrolündeki bir ekonomik yapıyla birlikte “Büyük Buhranı” en az zararla atlatan ve çok büyük bir sanayi atılımı gerçekleştiren b ir ülkeydi.
Türkiye’de de 29 buhranındaki devletçilik politikalarının artırılması 1930 Merkez Bankamızın kurulması “Büyük Buhranın” Zaralarının asgari biçimde atlatılmasını mümkün kıldı. 1933 de zaten Sovyetler Birliğinin teknik yardımlarıyla birinci sanayi planımız başladı. İkinci buhranı bu anlamda kapitalimin küresel buhranı büyük ölçüde Türkiye rahat atlattı. Köylünün biraz yoksullaştığı koşullarda.
ÜÇÜNCÜ KÜRESEL KRİZ: Şu anda kapitalizmin üçüncü küresel krizini yaşıyoruz. 2008 yılından beri Batı’da yaşanan konut balonu patladı, arkasından şu oldu, çıkıyorlardı, çıkamadılar, filan diye on yıldır süren kapitalizmin tarihinin üçüncü küresel krizidir. Bu Türkiye’deki gelişmeleri etkileyen nedenlerden biri, Birincisi bu günkü krizdir. Bunun siyasi bağımsızlığımız üzerindeki etkilerini incelerken dikkate alınması gereken birinci etmen bu.
İkinci Etmen: AKP İktidarının uyguladığı yağma ve talan düzeni, üretimden kopma, ticarete ağırlık verme, rantla betonlaşma, inşaat sektörünü gerek konut sektörünü gerek yol, bina gibi inşaatlar aracılığıyla konut sektörünü canlandırarak ekonomiyi büyütme politikaları, üretimden kopma politikaları bunda etkili.
ÜÇÜNCÜSÜ de şimdi ağırlıklı olarak ele alacağız. AKP iktidarının belirli bir dönem Fetullah Gülen casusluk ve terör örgütünü devlete iyice yerleştirdikten sonra, belirli bir noktadan itibaren bu örgütle çelişkiye düşmesi, diğer taraftan açılım politikalarıyla Kürt Milliyetçilerinin ve PKK nın, Habur sınır kapısından PKK lıları nerdeyse büyük törenlerle alıp Türkiye’ye geldikten sonra 24 Temmuz 2015 ten itibaren bu PKK terör örgütünün Güney Doğu Anadolu’daki hendeklerini engellemek zorunda kalması ve böylece Amerika’yla karşı karşıya gelmesi ve Amerika yanında Türkiye ekonomisinde sorunlar yaratıcı bir yola girmiş olması. Bu üç etmene bağlı olarak Türkiye’de ekonomik durumda ciddi bir bozulma söz konusu.
Bu ekonomik alanda bu kötü durumun göstergeleri nelerdir ve nereye doğru gidiyor, diye baktığımız zaman birkaç veriyi kullanmamız gerekiyor. Bu verilerden biri Türkiye’nin dış borç istatistikleridir. Bu son derece önemli çünkü dış borcunuzun Türk lirasının değer kaybettiği koşullarda çok büyük etkileri olabiliyor. Özellikle birazdan sizi rakama boğmayacağım ama varılan noktada özel sektörün finansman açısından dış kaynaklara yönelmiş olmasının bir ciddi iktisadi kriz durumunda özel sektörün büyük bölümünün iflasına veya durmasına yol açacağı açısından son derece önemlidir. Şöyle, 1989 da çok kaba rakamları söyleyeceğim.
1974 de Ecevit hükümeti, Necmettin Erbakan da yardımcısıydı. İki önemli iş yaptı. Biri 1 Temmuz 1974 de haşhaş ekimini serbest bıraktı. Nihat Erim tarafından 12 Eylül darbesi sonrasında Başkan Nıxonon ısrarı üzerine Türkiye’de haşhaş ekimi yasaklanmıştı. Ecevit 1 Temmuz 1974r de haşhaş ekimini serbest bıraktı, bu İlkay önemliydi, çünkü Amerika 65 de Vietnam’a saldırmıştı, 73 de yenilgiyi kabul etmişti, çok güçlü kabul edilen devleti Vietnam karşısında yenildiği yenilgisiyle ciddi bir travma yaşıyordu. Bu arada 1 Temmuzda Ecevit Hükümeti haşhaş ekimini serbest bıraktı. Ardından 20 Temmuzda Kıbrıs Barış harekâtı oldu ve3 ikici harekât 15 Ağustos’tur. Türkiye yüzde 37 sini kontrol altına aldı. Bu dönemde Amerikalılar geri çekilmemizi istediklerinde Türkiye iki adımla yanıt verdi. Kıbrıs Federe Devleti kurdu 4 Temmuz 175 de Türkiye’nin Amerikan üs v e tesislerine el koydu. 21 tane üs ve tesiste Amerikan bayrağı indi. Amerikan askerleri Türkiye dışına çıkarıldı, bu 21 üs ve tesis Türk Genel Kurmayına girdi. Bunun üzerine Amerika ekonomik ambargo, ilkin askeri ambargo, sonra ekonomik ambargo uygulandı. Çoğumuz 72-73-77-79 hatta o 80 deki margarin eksikliğini anımsar, benzin yok, motorin yok, birçok şey için sıraya girersiniz, sigara yok filan. İktisadi bağımsızlığın ne kadar önemli olduğunu o dönem anladık. İktisadi bağımsızlığın önemini anlatan başka bir olay Petrol Ofisinin konumudur. Kıbrıs Barış harekâtı sırasında bizim uçaklarımızın benzini Ataş rafinerisinden alınıyordu. Ataş rafinerisi yabancı şirketlere aitti ve Ataş rafinerisi “
AKP Döneminde Türkiye 16 yıldır 453 milyar dolar borçlandı
Özel sektör, merkez bankası, kamu dış borcu tutarı 44 milyar dolardı. Bu 44 milyar dolar şu anda 453 milyar dolar. AKP İKTİDARA GELDİĞİNDE 2002 İN SON ÇEYREĞİNDE 130 MİLYARDI, 130 MİLYAR DOLARDAN 453 MİLYAR DOLARA ÇIKTI. Bunun büyüklüğünü anlamada borcun milli gelire oranına bakarız. 2002 yılında Türkiye’nin dış borçlarının milli gelire oranı yüzde 48 civarında şimdi yüzde 53 e tırmanmış. Daha da tırmanma eğiliminde. Burada kritik rakam, özel sektörün dış borcu stoku, 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde özel sektörün dış borcu sadece 44, şimdi 316 milyar dolar. Çok büyük bir rakam, yani
Türkiye’de önümüzdeki dönemde bu özel sektörün 316 milyar dolarlık dış borcu ödeyebilmesi yaşanan ekonomik kriz koşullarında hemen hemen olanaksız. Bu neye yol açıyor. Türkiye ekonomisinin yabancıların eline geçmesi gibi bir sonucu doğuruyor.
80 DE 75-80 YABANCI ŞİRKET VARKEN ŞİMDİ 53 BİN 156 YABANCI ŞİRKET VAR
Bu sonuca ilişkin elimizde Yabancı Sermaye Derneğinin (YASED) onun da ötesinde ekonomi bakanlığının çıkardığı raporlar var. Ekonomi Bakanlığı her yıl uluslar arası doğrudan yatırımlar raporu çıkarır. Bir de YASED Yabancı sermaye kuruluşlarının kurduğu bir dernek. Dernek veriler açıklar, şöyle, Türkiye’deki yabancı sermayeli şirket sayısı, 80 yılında 75-80 tane idi. Şimdi 53 bin 156 tane yabancı sermayeli şirket faaliyette bulunuyor 53 bin 156. Bu şirketler sürekli olarak yerli geçmişi olan şirketleri peyder pey satın alıyorlar. Eroid diye bir şirket var, bir kuruluş vardır, uluslararası kuruluş Türkiye’deki şirket birleşmeleri için her yıl bir rapor yayınlar. Raporda her yıl dört beş sayfalık yabancıların satın aldığı şirketler listelerini görürsünüz. Türk ekonomisinde çpk önemli bazı şirketlerin yabancıların eline geçtiğini görüyoruz. Bir doğrudan alımlar var, bir de sermaye piyasasındaki alımlar söz konusu.
BUNUN TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ PAYLARI NEDİR diye baktığımızda şöyle söyleyelim. İstanbul Sanayi Odası 1968 yılından beri Türkiye’nin en büyük sanayi şirketlerine ilişkin veri yayınlar. Ben 98 e aldım. 95 i aldım, en son yayınladıkları 2015 rakamları var. Türkiye’deki istihdamdaki payları yüzde 14,6 imiş, bu oran yüzde 29 a çıkmış. 500 sanayi şirketi içinde yabancıların şirketlerindeki istihdamdaki payı yüzde 14 den yüzde 19 a çıkmış. 500 şirketin katma değeri içindeki payı yüzde 20,08 den yüzde 39,09 a çıkmış. Türkiye’nin İstanbul Sanayi Odası’nın yaptığı araştırmalara göre, en büyük 500 sanayi şirketi içinde yüzde 40 katma değer yabancı sermayeli şirketlere ait. İstihdamdaki payları da yüzde 29 ün üzerinde. İhracatın yüzde 42 sini meydana getiriyorlar. Dönem karlarının da yüzde 32 si. Yani Türkiye ekonomisi birkaç açıdan bakıldığında ciddi sıkıntılarla karşı karşıyayız. Bu sıkıntılardan biri de özellikle dış borcun artmasında rolü olan cari işlemler açığı. Cari işlemler açığı şu, biz çeşitli biçimlerde döviz kullanarak dışarıya harcama yapıyorsunuz, bir taraftan da döviz gelirleriniz var. Üst gelir nasıl olur? Mal satarsınız, yani ihracat yaparsınız. Dışarıdan yabancı gelir size yatırım yapar, dışarıdan turist gelir yabancı, burada döviz bozdurur veya siz dışarıya belirli hizmetleri satarsınız bunlar sizin döviz gelirleriniz.
Döviz Giderlerinizin En Önemli Kalemi İthalattır. Yurt dışına giden yabancılarınızın harcadığı paralar, Türklerin dışındaki yatırımları, bütün bunların hepsini topladığınızda önce ticaret açığı çıkar, daha sonra da cari işlemler açığı dediğimiz bir şey var. Cari işlemler açığı dediğimiz para bulmanız, döviz bulmanız lazım bu da bağımlı olarak dış bağımlılığınızı artırır. Çünkü özellikle 453 milyar dolar dış borcunuz varsa sizin dışarıdan borçlanmanızdaki faiz oranının bir puan artırdıklarında bu çok büyük rakam ediyor. Şimdi bizim kritik nokta şudur. Cari işler açığının milli gelire oranına bakarız, yüzde beşi geçtiği takdirde riskli alandır, kredi derecelendirme kurumları sizin notunuzu düşürür. Kredi notunuz düştüğünde 453 milyar dolarlık dış borçlanmanızı yenilemeğe kalktığınızda ödemeniz gereken faiz oranı artar. Şimdi 2002 yılında AKP iktidarı işbaşına geldiğinde Türkiye’nin cari işlemler açığı 626 milyon dolar. Bir önceki yıl 3 milyar yedi milyon fazlamız var. Cari işlemler açığı yok cari işlemler fazlalığımız ne fazlalığımız var 2001 de alınan önlemler nedeni ile AKP iktidara geldiği yıl 2002 yılında da cari işlemler açığımız sadece 626 milyon dolar, bir milyar bile değil. 2017 yılındaki cari işlemler açığımız 47 milyar dolar. Bu 47 milyar doların 2017 de milli gelire oranı 5,6 kritik eşik aşılmış. Bu Türkiye’de yüksek oranda devoliasyonun gündemde olduğunu gösteriyor. Yani Amerika’nın Türkiye’ye ekonomik müdahalesi olmasa bile zaten sizin bu kadar yüksek cari işlemler açığıyla iş yapıyor olmanız kritik önemde. Burada özellikle ihracat ithalat dengesinde ciddi sorunlarımız var. İhracatımız çok arttı” diye övünüyorlar. İhracatımız 2017 yılında 150 milyar dolarlık ihracatımız var, buna karşılık 234 milyar dolarlık ithalatımız var. Türkiye ekonomisi ithalata boğuldu. İhracatı artırabilmek için bile ithalat yapmak zorundasınız, yani dış ödemeler dengesi cari açık konusunda ciddi sorunlarımız var. İç ticaret dengesinde ithalata dayalı bir yapımız var.
Man Fabrikasında
Kemal Derviş sonrasında aşırı değerli Türk kirasının yol açtığı bir üretim kapasitesi tahribatı vardı. Anımsarsanız bir dolar 1,14 e kadar gerilemişti. O yıllarda birçok şirket üretim yapmak yerine ithalatı tercih etti. 2006 yılında kötinin bir iyiliği bir de kötülüğü vardır, kötülüğü Türkiye’ye pek açık değildir. Onun için bir fabrika gezelim, dedim bir dönem öğrencilerimizle. MAN fabrikası var Esenboğa yolunda oraya, sağ olsun MES in Ankara temsilcisi de yardımcı oldu. Gittik, sacın girdiği yerden aldılar otobüsün çıktığı yere kadar gezdirdiler sonra da bir brifing verdiler. Brifing sırasında brifingi veren mühendisler de ODTÜ idi. Eskiden yerli girdi oranı ne idi, şimdi yerli girdi oranı ne filan diye. Önce biraz mırın kırın ettiler sonra söylediler. Eskiden yerli girdi oranı yüzde 65 yüzde 75 olurdu. Ama aşırı değerli Türk lirası (bu şekilde ifade etmediler ama) Türk lirasının çok değer kazandığı koşullarda Almanya’dan mal getirmek daha ucuza gelmeye başladı ve yerli girdi oranı yüzde 25 lere kadar geriledi dediler. Yani Kemal Derviş sonrasında uygulanan aşırı değerli Türk iyede üretim kapasitesini ciddi biçimde tahrip olmasına da yol açtı. Onun getirdiği dışa bağımlı ekonominin olumsuz sonuçlarını farklı biçimlerde yaşıyoruz.
Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur
Bütün bunların Türkiye’de bütçe üzerinde olumsuz etkileri var.  Eskiden bu verilere erişmek pek kolay olmuyordu, şimdi Maliye Bakanlığı’nın internet sitesinden erişebilirsiniz. Son merkezi yönetim bütçe rakamları dört beş gün öce yayınlandı. İlk dört ayın verileri var. İlk dört ay geçen yılki dönemle kıyasladığımızda ciddi bir kötüleşme görüyoruz. Geçen yıl 2017 yılında Ocak –Nisan döneminde merkezi yönetim bütçe açık 18 milyar lira, bu yıl 23 milyar lira. Ön görülenden yüzde 35 daha yüksek. Ve bu önümüzdeki haftalarda daha da artacak.  Çünkü bizim mevzuatımıza göre Sosyal Güvenlik Kurumun (SGK) açıkları devlet bütçesinden finanse edilir. 2016 yılında SGK nın açığı 109 milyar liraydı. Yani 2017 bütçe açığı 47 milyar liradır. Bunun en önemli nedeni 109 milyarlık SGK açığıdır. Bu yıl Haziran ayında ve daha sonraki bayram öncesinde emeklilere biner lira verileceği olmasının anlamı şu, Türkiye’de 8 milyon 400 bin yaşlılık aylığı alan var. 11 buçuk milyon da dul ve yetimlerle birlikte var. Onlara verecekleri vermeyecekleri çok net değil ama onlara vermeseler bile 8,4 milyon yaşlılık aylığı alan bu büyük çoğunluğu 5 küsuru C statüsündedir, bazı Bağ-Kurludur, bir kısmı Emekli Sandığı emeklisidir. Bunlara biner lira verdiğinizde ortaya çıkan maliyet açığı 17 milyon-18 milyar lira oluyor,  bütçe açığına bir de ona ekleyin. Bu yıl SGK nun açıkları zaten artıyordu, 109 une çıkıyordu. Bir bunun üzerine diyelim bir 20 milyar lira da emekli ve dul yetimlere de verildiğinden bu biner lira seçim öncesindeki bu para dağıtımını ekleyin, o zaman önümüzdeki dönemde 24 Haziran’dan sonra Türkiye’de bütçe açıkları görülmemiş düzeylere kadar fırlamış olacak, o zaman faiz oranları artacak bir sürü başka şey gelecek. Yani özetle şöyle bir şey:
Siyasi Bağımsızlığınız, İktisadi Bağımsızlığınız Ve Askeri Bağımsızlığınız Birbirini Tamamlayan Unsurlar.
İktisadi bağımsızlığınız olmadığında askeri bağımsızlığınız da zedeleniyor bundan, girdiler temin edemiyorsunuz, o olmayınca siyasi bağımsızlığınız da gidiyor. Bu anlamda bir kritik noktada ya önümüzdeki ekonomik kriz sonrasında ya bu hükümet yerine daha bir ülke çıkarlarını önde tutan ve açıkçası bu sorunları aşabilecek kararlılıkta birikimde ve kaynak yaratmada etkili bir hükümet gelir ya da, seçim öncesinde gündeme getirdikleri politikalar seçim sonrasında çok daha büyük çöküşe yol açar. 2001 krizinde gördüğümüz döviz fiyatının hareketliliğinin daha büyüğünü görebiliriz. Çok sayıda şirket iflas eder, çok sayıda insan işsiz kalır ve Türkiye bir kargaşa ortamına doğru sürükleyebilirler ve buradan da Batılı güçler bir devrim çıkartmaya çalışabilir, başka güçler de bu dinamiği başka biçimde değerlendirmeye çalışabilir.
 Türkiye ekonomisi bir bütün olarak iktisadi bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın ön koşuludur.
Önem dönem bir ileri gidebilir, geride kalabilir ama bir bütün olarak baktığınızda uzun vadede birbirlerini destekler. Mustafa Kemal Paşa bunun çok iyi farkındaydı ve 1938 e kadar uygulanan politikalarda çok özen gösterdi. Dış kredi çok az kullanılmıştır. 1935 Kayseri Sümerbank’ın yapılmasında, 36 Nazillide, 38 Karabük’te İngiliz kredisi kullanılmıştır. Nazilli’de, Kayseri’de Sovyet kredisi, Karabük Demir Çeliğin yapılmasında İngiliz kredisi kullanılmıştır. Denk bütçeye çok  özen gösterilmiştir. Emisyon kontrol altında tutulmuştur. 1930 yılında Merkez Bankasının kurulması ve emisyonun devletin hükümetin kontrolü altına girmesi önemlidir. O büyük sıkıntı dönemlerinde bile iktisadi bağımsızlığımıza büyük özen gösterdiler. Bunun sonucu olarak da siyasi bağımsızlığımız güçlüydü. Türkiye’nin dünyadaki itibarı çok yüksekti. 1950-60 lı 70 li yıllarda da büyük ölçüde bu uygulandı. Özal’la birlikte dışa açılma ve dışa bağımlılık arttı. Soğuk savaş bittikten sonra, emperyalizmin dayatmalarına direnilmek istendiğinde emperyalistler bu iktisadi bağımlılığı etkili bir biçimde kullandılar. AKP iktidarı döneminde de bu dışa bağımlılık had safhaya geldi. Türkiye bundan sonra ya bu dış politikayı da etkileyecek biçimde iktisadi bağımsızlığı sağlayacak ya da çok ciddi iktisadi sorunlara ilave olarak siyasi sorunlar yaşayacak”.
Cevat Kulaksız  

Cevat Kulaksız


SONNOTLAR
(1) YILDIRIM KOÇ KİMDİR
1951 yılında Samsun’da doğdu. 1973 yılında ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Ekonomi ve İstatistik Bölümü’nden mezun oldu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sosyal politika dalında yüksek lisans yaptı. İktisatçı.
Lise yıllarında Marksizmle tanıştı. Üniversite yıllarında sosyalist harekete katıldı.
1974 yılında Tüm İktisatçılar Birliği’nin kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı.
12 Eylül 1980 öncesinde çeşitli sendikalarda toplu sözleşme uzmanı, eğitimci ve danışman olarak çalıştı. 1985-2008 döneminde Türkiye Yol-İş Sendikası Eğitim Dairesi Başkanı ve 2003-2013 döneminde Türk-İş Genel Başkan Danışmanı idi.
1980-1983 döneminde ODTÜ İşletme Bölümü’nde öğretim asistanı olarak ders verdi. 1983 yılında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1402 sayılı Yasa kapsamında ODTÜ’den çıkarıldı. 1998 yılından beri ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nde işçi-işveren ilişkileri tarihi ve günümüzde işçi-işveren ilişkileri konularında ders veriyor.
1993 yılından beri Aydınlık Gazetesi/Dergisi/Gazetesi yazarı. Teori Dergisi Yazı Kurulu üyesi.
Çalışma yaşamıyla ilgili olarak yayımlanmış 40’dan fazla kitabı, çok sayıda kitapçığı ve çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış makaleleri/köşe yazıları var.
1975 yılından beri Canan (Durusan) Koç ile evli. Bir kızları (1977) ve bir erkek torunları (2005) var.

Zorunlu Açıklama - Gündüz Akgül
Bu zorunlu açıklamam, Cumhuriyeti kuran, devrimleri gerçekleştiren ve Cumhuriyetle yaşıt partim CHP’ye gönül vermiş sevgili dostlarımadır.
24 Haziran’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimlerinde, partilerin Cumhurbaşkanları adayları önceden belirlenmiş, Milletvekilleri adayları da partilerce belirlenerek Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) bildirilmiş bulunmaktadır.
Diğer partilerde eski milletvekillerinin çoğu yeniden aday yapılmadığı, yeni adaylar belirlendiği halde,  özellikle sosyal medyada fazla bir eleştiri görülmemektedir.
Partim CHP’de eleştiriden geçilmemektedir.
Kimisi, Partinin sağa teslim edildiğini…
Kimisi, sol kanatın tasfiye edildiğini…
Kimisi, aday belirlenmede hata yapıldığını…
Söylemektedir.
Sevgili dostlarım, sosyal medyadaki bu eleştirilerle kendi ayağına kurşun sıktıklarının farkında değiller.
Mevcut iktidarın gidişini mertçe eleştiren ve ülkenin bulunduğu durumda kendisini CHP politikalarına yakın gören, önceki yıllarda sağda politika yapan birkaç adayın listelere alınmasıyla CHP sağa asla kaymaz dostlarım.
Kendilerini sol kanat olarak nitelendiren 3-5 Milletvekilinin dışındaki CHP’lileri solcu kabul etmemek büyük bir haksızlıktır dostlarım.
Listede gösterilen çok az sayıdaki adayı bende tam içime sindiremediğim gibi, çalışkanlıklarıyla, partiye katkılarıyla gösterilmeyen bazı milletvekilleri için bende üzüldüm.
Ancak bunun bana tüm listeyi tu kaka gösterip eleştiri bombardımanına tabi tutma hakkını vermeyeceğini düşünüyorum.
Seçim ortamına girdiğimiz şu günlerde tek amacımız, Cumhurbaşkanı adayımızı kazandırmak, çok sayıda milletvekili çıkararak iktidar olmak için çok çalışmamız gerekirken, ne yapıyoruz? Armudun sapı, üzümün çöpü ile uğraşıyoruz.
Yazıktır, günahtır.
Listelere yapılan eleştirilerden sonra, Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Muharrem İnce, herkesin arkasında durması gereken şu demeci vermiştir.
"Milletvekili listeleri açıklandı. Memnun olan olur, olmayan olur. Bunlarla uğraşacak halimiz yok. Hepsi bizim arkadaşımız, fark etmez. Genel merkez yapar milletvekili listelerini. Ben cumhurbaşkanı olduğumda bakanların listesini yapacağım. Bunlara takılmayın, böyle bir şey yok. Sadece CHP'lilerin değil, herkesin oyuna talibim"
Sayın İnce’yi bu olumlu görüşünden ötürü kutluyorum.
Çok olumlu bir rüzgâr yakalamış Cumhurbaşkanı adayımıza uyarak ve bu seçim ortamında partimizi eleştirme lüksümüzün olmadığını düşünüyorum.
Tüm dostların bilgisine sevgi ve saygı ile sunulur.

21.05.2018
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget